Rüzgarın perdesini yırttılar, aklımda ne kadar çocuklar, çocuk anıları varsa işte ordalar.. ordan, işte okadar sızdılar, girebildikleri kadar değil ama..
Düşlerimi bir bir rüya diye yutturdular, ne kadar hayal ve umut diye beslenilen o aç çocuklarım varsa, birbir üçüncü sayfa haberi oldular..
Ses bozuktu da tını hiç değişmeyen o tinden gelmedi mi, kanımda ne kadar çıktıysa o derece suçlu bulundu yanlarım, özgürlük ve barış diye bulunanlar –asi ve anarşik ve proleter diye tabire kurban verilenler..
Kağıdıma, mürekkepten mi sızdıklarını sandınız..
Aklıma birden gelmedi, aklımdan geçti işte ve söyledim diye..
Boşluk diye sığdırılmış ne denli sıkışıklık varsa ağaçlarımda, dallarım işte okadar ağır çekimlisiydiler..
Benimde birbir bastırdım sevmeleri, kendimi tabii kıldımsa da olmadı hiçbir yıldız tanesi, yetmedi bir deniz yıldızı etmeye..
Resimlerde, o hep arkada ve ürkerek duran çekimserlikte, istenmeyen gibi duran, korkan ama umutlu ve içinde hep bir ‘gelecek’ diye beklediğinin beklentisinde, avunarak ağlayan bir büyümekle..
Olsun, bu da gidecek gibi bir bitişle..
Olacak işte okadar çünkü bu da deniz, kumsal yoksa da güneş ve kayalara üşüşen martılar, diplerin keşfedicileri karabataklar kadar bir çok yığın insan; insanlarla..
Urfa birden uyanırdı sanki, Diyarbekir ağlamaklı, sanki aylardan da ramazan ve her şeyin bir sevmekle tüketildiği, tükenmek nedir bilmeden içilen sigaraları bir bir izmarit diye yoplayıp birikirken ama eksilmeye yüz tutmuşken umutlar, kahretmeye başlamıştık çocuk masallarına.. inanmıştık çünkü ve inancımızı ondandır hep eksik, yitik yaşamaya başladık hatta öldürmeye..
Ne bilsin bir İstanbul, Diyarbekir ‘de deniz olmadığını.. İstanbul ‘da hadi yine boğaz var ve köprüleri ama burda hiç başka yerdeki gibi bir kar öpüşmez toprakla.. ayıpsız, günahsız sevişir toprağıyla.. kayıpları bu yüzden midir çok olur Diyarbekir ‘de yoksa.. yoksa niye?!
Bir tarih yazar gibi sokaklar çünkü sokak diye anılan insan ve insanlar gibi olası sokaklar, olması zor ama olacağı da en az olmayacak gibi görünen gzergahlar ve çıkmazlarda insan.. kaldırımlar ama yolcu olan insanlar, kavşaklara varılır mı yetişmez belki de ki bilinmezim ama hep bir geçit gibi durmadan dudaktan başlayıp kaşından, kirpiğine, gözleri anılan..
Bir koca tarih sandığın surlar, sırlar dolu diye hep kulak dayatılan ama asılanların tek şahidi olanlar; önünden bir zamanlar nehir de akardı hatta Amida ve Zeynep de gelmişti buralara ozamanlar.. ne bitecek bu böyle ne de başındayım hayatın, ömrüm bir dem sadece ve bu böyle sürecek hep dem.. sanma ki dem bu dem ama yine de zorlanan her sırrıyla yükselecek olanların başında gürültüler, sesler, çocuksuz insanlar, çocuksa ağlamaklar ama kadını da vaveyla kadar..
Vardiyasıymış gibi çıkıp çatılarda, baba korkusuyla içilen sigaralar.. bağlama çalmak için parçalanmayı göze alan parmaklar, hücrede duvarlara adını yazabilmek için mecburen dil öğrenmede şu an ve Türkçe ondan belki de bu kadar büyük bir dil hala..
Kime dersin ki hapishaneleri olan ve okullarla birlikte kurulan, en az da okul sayısınca mahpushanesi olan bir ülkede ne beklenir ki çocuklardan.. analar ana olabilmişse bile ne ala, babalar piç kalacaklar, babasız olmayan aç kalmayan varsa; yalan!
Herkesin tutturduğuna, senin de doğru demen ve benim doğrultumda kendini tutulmaz, durdurulmaz bırakıp gitmen.. ne demek, bir avuç suyu ayakkabından içmek; bilmem!?
Ben derim ki müzik dinleyerek, sen Müzeyyen ‘i benim dinlediğim Bülent ‘e değişmeden, belki de değişerek ya da inatlaşarak, dinliyor gibi görülmek istenen –göründüğü gibi sanılmak hatta öyle anılmak için dididen –sadeceyse g*tünü, g*tten saymaktan..
Nehir yatağından kayar, düşen bir çocuk gibi, zemin sağlamdır diye değil ki dünya dönse de hareketsiz hissedilir ve hem dünya denilen kübik zaten de dönme dolap.. ey üzerinden su akıtan tüm nehirler, kaydırağınızda yüzdürdüğünüz ne kadar yağmur varsa hepsi ancak bir deniz eder, bir insan, bir gülmek olmasa da dalıp gitmeler onlardan sorulur bir zaman sonra ve bir zaman sonra dalgalar, bir zaman da gelecek ki helak olduğu gibi su, helaka uğratmayı da öğrenecek..
güneşi, ayı ve gök ile yer arasında olanları
içindekileri ve dışında kalanları ve uçlarında
hepsi insan, hepsi aynının bir başka ay ışıltıları
her şeyde madem sen, niye gitmek var söyle
hepsinde bir adın kafi geliniyorsa, neden eksik
bunca söz, dil, ses, yüz, gün ve olay, rüzgar sus..
ışık diye aydınlanan yüreğimse, aydınlatan yüzün ne diye
nedir ve neyin ne olmadığını bile bilmeden bunca bilge
nasıl olur da bir ışıktır, bin yıllardır sırrına erilmez
en erilmeyen ey, sen bir sen olabildinse ne ala ama yok
nerdesin diyecek acizlerden değilim, kimsesizliğinim sadece..
hangi söz vardır ki yeter, yetmedi mi daha
hangi kitap seni atfeden, senin olan bile eksik kadar
voltada söylenen türkü gibi, derinden işleyen ama namesiz manalar
efradından, eşradından kim varsa hep birden
bir ben edebilmezlerini öğret onlara, hep birden edeli sen
ey hep sen sen diye inleyen dilim, kendinde misin
beni bilmeden bende yokluk var diye inleyen, ben ne kadarım bilmeden
düşünmek yetseydi yedi cihan ve yedi cürmün öncesinden
neden hala sırrına erilmedi kamilin kendi kemalliği
bu yüzden habersiz bırakma kendini benden, beni kendinden alma!
sırrın vakıfım ama yetmiyorum kendimi gel, ol ne olur
yoksa ederim bir hiç de ben bunca çok şeyle
kendi suyumda boğuldum, özüm kusur da vakıf mı değilim daha
yoksa bu olanlar, bunca ettiklerim zayiden başka nedir...
yağmur insana, toprak ve gök ve tüm doğa olayları gibi
insan bile insana bunca çok şey geliyorsa da senden
seni, sen diye tarif eden şu acizliğimi de hoş gör
böbürlendiğim olursa horla ama hortlayan gölgem olma sakın
sakınıyorum aslımdan, asla bir ederim yok bu yüzden kadarsızım
kaderim sen ol bahtım sende çizilen nevala kasaba olsa da sonu
yüzünün hiçbir yerinde yoktur perde, her yerin ayan da gözler kör misal
ve hiçbir perde kapatamaz yüzün, her şeyinle sen bizde ama ben acizi
ve yüzünü bulamaz hangi örtü kaldırılsa da senin, sen hep bizle..
insanın insana etmediğini bırakmasa da, dağ -taş bile okadarını etmezdi
etmese de ettiğimizin bir hesabı var diye ne mutlu seni sevene
senin ve hem de benim; cürmüm benim cefan da olsun, sen de olsan keşke
izmir bir uzak diyar sanm, beklemeyi bil, geleceğim
ankara nasıl denizsiz kaldıysa ama iklimi sen kokulu
işte öyle, notalara basarak geleceğim, kalemimi kırsınlar
kelimeleri satıp, tüketip, eksiltip geleceğim
birazdan yamacındayım, don tutmaz tenim, yağmur ne ki
biraz daha kurşun dök, sık geceye karaca
her an ve işte o dem gelecek, gülüşeceğiz
bir zaman sonra, bir zaman daha, dün seninle öleceğim!..
bir daha izmir diyerek, dinlemek nedir ya da kim, bilerek
bilmesem de isteyip, öyle davranarak duraksız sahanlarda
yürüyor olmak var şimdi, yürüyüşün kübra'sını bilmeden
bilsen de istğini artık son koşul diye sürerek
birazdan yürüyecek, gülmek gibi, gülerek yürüyecek..
dalarsın, kulaç atmayı bırakarak dalarak dipleri boylarken
uçarcasına yüzersin bir yandan, bir de bakarsın ki ansızın
varılacak son nokta sandığın yer, baş ucun ve yol biter ama
öpmek için yanan dudaklarına, susamayı öğretircesine
susmak için eğitirsin, eğilmesin diye başın
ne duyacak bir damlan kalır ne de dinleyecek tini bilgenin..
uzuvların okunur, sırasını şaşırarak ama karışmadan kavgaya
gözlerin, dudakların, kaların, dilin, kirpiklerin, burnun...
..niye başlagıç illa ki gözlerin, gözlerin terk edilmişliğim oysa
gitti gibi bakar, dalgın, uzak, uzun bakan, karaca gözlerin!
parmakların, dağ dağ olmuş sıralanır, sınırları çizilmeksizin
parmaklarından ellerine barikatlardan kurtulunarak varılır
parmakların parmaklarına karışır, kanıma bulaşır gibi katışır
parmakların dolanır, gezinir, bir uçurtma yahut bir zangoç da olur...
niye bu kadar çok parmaklar, iki elin oysa..
bileğinden kan sızar gibi atar damarın, akar kanın
gözüme hep kanların bulaşır, dokunduğum yerden bulaşır
dağ dağ yükselir, Allah -Allah der gibi başı yukarılarda
şehadet getirir gibi, nidaları yükselsin diye parmakların...
ayakların, prangaya mı vurulmu yoksa halhalla mı tutulmuş
kınalı, ojesiz parmakları ayaklarının..
fonu yok, fetişist bir ırkın mümessiline adak misali
suya girer, sudan çıkar, kurulanır, ıslak ayakların
yıkanan, koşan, seken, duran, her şeyler sanki ayakların...
kollarında mührü peygamberliğin, kollarımda göz yaşların
terk edilmişliğin, gitmelerin, dostun ya da hasmımın yaşları
kollarım ki dünyayı kuşanır gibi açılan, kuşatmadan fire vermez
her şeyi kaplayan, kapattığın memelerinde kolların
kollarımda sen, alabildiğine her şeyinle ve çırçıplak tenin
bedenimde ter, sen.. terimde misk, sen.. alnımda secde,
yüzüne perde inen ben...
dört yanın bende, her yönüm senle, her şey böylece
işte bizi, böyle bizimle yani bizi böyle..
görmek haram, duymak kıyamet, söz söylemekse tamami yasak;
tek doğru, sade birlikte olmak!..
kapı açılır, kapılarım ardında sen
içeri dolar gölge, içerde kimsesizliğim
başıma üşüşen yalnızlık, içime oturur çaresizliğim
en kıymetsiz halimle, en vahim ölümü yaşarım
Diyarbekir -Batman yolunda asın beni gömün
ellerim, saçlarım, tırnaklarım kınasız olmasın
ayaklarımda yırtık, püskü bir teki yok çarıkla
kefensiz, topraksız, kuytu bir taş sahanlığa katın
ne karıncaya ne de uçan kuşa hayrım dokundu bunca yaşım
layık mıyım ki girebilmeye cesaret edeyim, hangi akla hizmet
biliyorum, toprak cesedimi çürümüş, kokuşmuş viranımı def eder
ne ölümden terk olayım, senden olduğum gibi
ne de ölümden eksik kalayım, aşktan kaldığım gibi
bütün sınıflarda hep haylazıydım oyunun, okullarda ilk adı öğrenilen
adım duyulmasın diye isimsiz kalsam da bir lakaba dayatılan ömrüm
keşmekeş, kısa çöp, yanık kibrit, örümcek ağında meze, çöpte artık...
gelip de baş ucuma çömelip oturan bir senim, kimsesizliğim olmadı
ne yalnız kalabidim, yalnızlığımdan ne de yalnızlık bende olan
olmadı, hiçbir şeyi hiçbir şekle bürüyemeyen ben
doğru nedir, gerçek kimdir tanımayan kimliksizliğim
en ruhsuz, soysuz cinnetimle yakıp terkedişle siyanüre adak verdi
cürmüm ne ki, şair yanımı...
kalmadı;
kalan, ne cevizlerim ne bilyelerim ne çocukluğum
kaldım, ne senle ne sensizlikle ne de sen diye
kalın, bir çizgiyle bin duvar örtüyle bulutsuzlukla
kalmadı hiçbir ses, yağmur da yok deniz, su da
kalan, sadece bir avuç hiçten başka!
vuslat sandığım yerde yangınlar, alev var
suyu soğuk ateşler ortasında ülkem var
babamın öksüz kalışı, benim babasız piçliğim var
anne nedir diye sormalarda, şefkati bilmeyenlerim var
hasreti hayat diye öğrenen, sevgiyi bilmece sananlar var
ölümü ve öldürmeyi yaşamak gibi mecuriyet bilenler var
inatlaşarak, köklerine baltaları saplayanlar var
ne dününden haberdar ne de yarını bekleyenler var
nasıl bitecek bu gün bile diyen gözlerin çukurunda
alabildiğine hüzünlü yaşlanmışlıklar, daha çocuk büyükler
ve hiçbir şeyin olmadığı bu yerde, yaşı erken aşklar var!..
odamı volta sanıyor ecinniler, bir alnıma sonra ayak uçlarıma çarparak
dönüp dolaşıyor içime sığınan militan,
her ülke kendi dünyasında mülteci artık ve her martı
uçtuğunu sandığı denize düşüp ölmenin ömrünü kısaltarak
tüm insan eliyle olmuş olanları yıkmak için
kendini yıkmak için, en büyük düşmanı yaratarak
insan, insanı yarattığını sanıp
canavarını beslediği bunca ömür, törpülediği hayatı olduğundan habersiz
yarın için çok geç bir vakit var, bu günse sadece ölmek var;
o da sorun ya, ki ölüm zor zanaat artık yarim ömrüm
ölebilmekse mucize bunca ölümlüler, ölenler arasında..
evet, sen senin -ben de senin-
her şeyi, sen derim
herkesi, senden gelendir derim
hepsi, seninledir derim
hep sen diyeninim de
tek sen etmez hiçbir benim!
artık vakit tamamdır, darda olan kaç bin yıllık ömür varsa uçsun
varlığıyla yeşeremeyenleri, yokluklarında koltuk sahibi edenler
bu gidişatın değişmez neferleri, elementleri, dişleri bu dişlilerin
çakrığı bozuk bu düzenin, kırılan ayağına kağıt sıkıştırmak yerine
ateşe verip yeni baştan bir değirmen kurmak vakti, herkesin diye
herkes tek elden, sahipsiz bir yelle, sahibi oldukları sularda
olanca susamışlıklarıyla, tüm mavisi -yeşiliyle doğanın
ortak malı olacak, devlet olacak, ülke olacak
kominizm -proleterya -enternasyonalizm ve hatta islamizm denilecek
artık anılacak bir şeyin kalmadığı, her şeyin olacağı bu yerde
yokluğu terk ederek, tüm kovulmuşları da ekleyip geleni buyur etmek
gelen düşman değilse sofra kurmak; düşmana savaş değil, gül verip uğurlamak
kötü söz dahil tüm kötülüğümüzle, kötü yanımızı istememek esas olacak!..
ne kopabilirim senden, ne de bırak diyebilirim beni iyiliğime bile olsa
ne bırakabilirim seni, ne de koparıp atabilirim iyiliğime bile olsa
ne ayrılabilirim senden, ne de ayrılık var bu sevdada diye git diyebilir
ne ayrılık edinirim senden, ne de ayrılmak pahasına konuşur, susabilir
yapıp -yapamayacaklarımı unutarak, her şeyiyle şu anı yaşamak var
ve olan her neyse ki onu bile terk edebilerek,
sevmek için yanmak -yaşamak esas.
düşünürüm de, düşlemek eldeyken, düşümde seni düşlerken
düşüp kırılan en yalan, her anımla acıyan bir yaram
içime akıp, dışımdan kanamaya başlayan
o kocaman göl, şu küçücük yaradan
ne beni var edebilir yokluğumla,
ne de seni yok edebildi varlığımdan
bütün tümleşiğimde ebedi olanım, varlığım
aynada aynı gibi durduk her kendimize bakışta
ayrı olmak zor değil de zamanla geçer elbet
ayrılmak canımı yakan.. ayılınca sensizlikle çarpışarak,
yüzüme eğilişin, saçlarının savruluşu, üzerime dökülüşün, öpmelerin yerinde
kocaman bir boşluk beni avutan, korkutan, uyandıran...
o zamanlardan kalma ne bir anı kalan ne de bir an şimdi yaşanılacak olan
her gün aynı yinelemenin deviniminde, senin gitmelerine gitmelerimi ekleyip
kendimden gidecek bir yer bulamamacasına her yerden kaçarak
her şeyin beni terk ettiğini düşünerek, kendime ziyan ömür dilemek.
unuttuğum onca develan içinde, yok burgacıma sarkaçlar indiren tümce
hüzünler, hep en derinlerde, en insanca sevdiğim..
bir kadın mı derim, kırkını geçti mi diyeyim
yirmisinde ana, on beşinde çocuk mu olan
yok be güzelim, sevdiğim..
bize kalan, konuşmak -yazabilmek varken bile-
susmayı bilerek ve bileyerek sabrımızı, nedir bilerek her şeyin
bizi bizle, bizde var edenin aksine; kendimizi, kendimizde yitirmek.
Aşk derler, hüzün derim; hüzün derler, aşk bilirim..
ne bilendiğimi ne de bildiğimi sayıkladım,
itiraflarım tiksindiklerimden ibaret değil
sevmeyi de bilirdi lakin ölmek de varmış, gördüm..
zamansız çok dost yitirdim, ağırladım, uğurladım
kapımı çalmadan da giren oldu, kırarak da
açık olmasa da hiçbir gün kendiliğinden açıldığını da gördüm
birden değişiveren fikrim gibi, gelip -gidenim gibiydi her şey
vakit tenhaya çekilmiş, sorguya tutulmuştu da kaçışıyordu sandım
kalabalıkları yarıp arasına girdiğim gibi
kalabalıklardan arta kalıp yalnızlığa daldığım da oldu
sıyrılıp attıklarım kadar sıyırıp katılmışlıklarım var
ay misali, ışığı var öte yüzü karartılmış sanıldım
güneş olsun olmasın ben yerimde ama gözlerin görmeyeceği boyuttan
perdesiz, örtüsüz, gölgesizdim de anlatamadım dillendirdiğimi
mevsimim de yok, yağmurum da.. güneş de ben oldum, bahar da bendendir..
ayazları, sıcaklıkları, ılımanları ve kışlar hep tadımda saklıdır
sararan bir yaprak da ben oldum, soldurup dalından kopartan da
hiçbir şey yok ki haberimden uzaklarda kendini yaşasın
her şeyi kımıldattığım gibi yerine de çakanım
rüzgar benim, toprak benim, gök benim...
deniz benim, nehir benim, su benim...
bir avuç suda görünen yüz benim, bir koca deryada yüzen dalga benim..
olmayı oldurduğum gibi, olduğum gibi
yokluğa erdirdiğim gibi, yok ettiğim gibi
yok olmak da vardır ama ben yine de hep varım
ne benimle edebilir bir güve, ne de bensiz yaşaya bilir kelebek
ne kozalar vardır ki bana ermek için büyüyen
ne kozalar da ateşi ben bilip kül olmak pahasına gelen
yürek benim, çare benim, umut bendedir...
umutsuzluk denilen o korku, çaresizlik sanılan o kaygı...
her canda ten kadar ruh, her bedende bir okadar göz benim
ne sokağım bulunur ne ülke bilinir
her şey bir bendir, bendendir de bilinmez
herkesin gördüğü göz benim de
herkes gözüyle gördüğünde beni bulamaz
benim olduğuma inananamayanlar, iğne deliğinden sorsunlar beni
bana inanıp da göremeyenler, göğe -gökte aya ve güneşe bakınsın
en zerrem, külüm yetmezse bir kavme
ne kavim bırakırım ne de can
her şeyin bittiği o yerde, kurulup makamıma
sizleri soframda meze diye, evirip çeviren de benim
var ettiğim gibi yok eden de!..
ben, ben 'im -Sen 'im -Sen 'inim -Biz ve Herkesteki her şeyim; hiç 'teyim.
piç etmişim onca şeyim; piç olmak nedir bilmeden!
piç edilmişim onca şeyle; piç olmak tek olmayanım!
piç dildim de piç olmadım.piç 'im.
meyhaneler -kerhaneler doluşmuş
kadınlar yanıyor -aşklar ağlıyor
biri var burnunun ucunu görmez
biri var burnunu beğenmez
birileri yolcu olduğundan habersiz
birileri yola çıktığını bilmez
bir yerlerde hep bir şeyler var
bir şeyler hep bir yerlerde
ne kadar durdurmaya çalışsak da
dünya bu dönmeye mecburiyeti gibi
kirlenmişliğe yüz tutmuş bir defa
bırak desen de bırakılmaz, bıraksam da
büyüklerini yalanlayıp en yalanlarını büyük sayarak
ne bildiğinden habersiz, hiçbir şeyi ya da her şeyi
bilip -bilmediğini sanarak...
niye sanki hep birileri veya bir şeyleri
Tanrı diye atfedilen babamı bile
beni yaratsa da ikinci sınıf insan annemi
ne de geldiğim yerden gelse de farklı kardeşleri
dokunup bakıyorum camdaki gözlere
hayvanımı besleyen yüreğim mi
yüreğimi besleyen bir hayvan mıyım
bilmeden veya bilgeçlikle, bildiğimi sanarak
hep o çucuğu döndürüyorum evire çevire
ya bir ucundan başlayıp sonuna varıyorum
ya da son dediğim yeri baş sayıp sona koşuyor
evet ama hep aynı sanılan bir doğrunun
çoğulunu boyutlandırıyorum..
her şey geldiği gibi gidiyordu
suyun akıp gittiği gibi sanmıştım da
su sadece akıyordu..
her şeyse gitmelere koşuyordu.
beklemenin ne denli bir fransızı olduğumu bilmeden
zorluğunu tahminime sığdırarak ama tutmadan
birazdan, biraz daha diyerek kendimi avutuyorum..
burdan -oraya kadar yürüyordum sadece
uçuyor gibi değil ya da koşar gibi
sadece yürüyordum okadar..
İstanbul denilen bir yerde
bu yeri de ordaymışım düşüncesinde
kayıp düştüğüm yerlerin hesabını yaparak ama
koşma ihtimalimi hesaba katmamanın güveniyle
sadece üşüyorum..
ne kadın ne de erkek..
ne bir kız çocuğu ne de adamlar..
aynı göğün altında, farklı ve fark olmanın paydasında
bir çok yığınların parsellenmiş tarihi var..
saklayarak saklı kalanlarını, yamalarının görgüsüyle
örtü kabul etmeden ama perdesiz de pencere istemeden
sevişiyor; ev, araba, sokak demeden..
dinlemek belki eski bir anı, öyküsü ölmüş
ne kadar sahte yapımların imzasını taşıyor filmler
bu yüzden mi yoksa sadece müziklerin, fonların tesiriyle
uçuk aşkları, ruhları, insanları anlatıyor şairler..
yazanlar, kendilerini unutarak iz sürmede!
güldüğümden korkma,
gülmek bir uzun hava sadece
kavalında deliklerine tiz basmadan
vokali ne su ne yağmur ne de rüzgar..
güldüğümde korkma,
büyüyorum sadece, olan hepsi bu
belki yaşamaktır büyümek
çocuksa eski bir anı sadece..
güldüğüm korkma,
sadece güldüm, okadar.
gülmek yasak ya da katliam;
sevmek ya da delilik diye düşünmeden...
boşalmanın, direnmek kadar olduğu
herhangi bir şekilde, hangi haliyle olursa da
tatmin olarak ayrılıyor insan, vaktinden sonra
olsun.. hep bir tüm olmanın bütünüydük hepimiz,
sadece bilemedik neyiz, niçiniz ya da neyse işte..
fonu kuvvetli, sözleri tesirsiz bir eksiğin tabiri
susmak daha makul gelirdi ya da bir ıslık sadece
yok diyeceği madem niye varsın burda, hem de böyle..
kokunu yaladığım anda, kulağım ıslak kaldırımlar
ne Işıl olabiliyordum ne de Şehnaz, Zonguldak akşamında
yollar her bakıma İzmir oluyordu da kimse Banu edemiyordu bir bakıma.
söyleye bilirdim, evet; ama diyemiyorum işte..
söylediklerimle yetinmeyi bilmedin,
söylediklerimdi aslında zaten ama sen,
susmak anladın bunca titreyişlerimi..
çocuklarım dayaktan sevilen bir soy kütüğüm
ceylan derisinde ilanı aşk edilmiş vival
ne tarihi var ne de takvim yaprağı
mavi ile yeşil hiçbir zaman siyahın gölgesine
bir gün olsun ne vararak ne de bularak,
saati soramayacaksın..
saat kaç?
-02.00
...
saat kaç?
-02.01
...
saat kaç?
-02.02
.
.
.
..bu saatten sonra, soracak bir saatim de yok
bu saat sorulacak bir saat değil
bu saatte sorulacak soru bu değil...
kaçalım mı bu saat?
-kaçakçı, kaça(ma)k saati değil, saati kaçırdık zaten!
ne yeterim, ne yetindim bunca asır
yıldızlardan evvel, zamandan öncem var
yananlar içinden yangınlar edindim
susan lal misali dillere inat kasırga gönüller
okadar biliyorsun ki konuşacaklarımı
sustuklarım ondan,
biraz daha oturacak olursak
ne Taç Mahal kalır ne Kabe ne de kıyamet;
her şeyi yerinden söken sevdam, yıktı alametimden kalanı
onca -olanca müşriklerden bir nefer değilim bil,
Tanrı 'na diş bileyen dinsizse bir benim..
dile gelmeyen sözler kaldı,
sözle gelmeyecek bir dilde,
yüreğimin yakılmış uçlarını
bana gelecek duraklarımı
senden gidecek hülyaları barındırıyorum...
çağırdığım seni, sensizliğime bağırıyorum...
beni kendime, kendimi kendimle bağlıyorum...
dağlanmaktan değil öylesine, sadece ağlıyorum.
vazgeçtim yaşamaktan, bu yüzden ölmedim
bu yaşıma kadar geldimse ondan
sen izlediğim bir filmde bir roldün sadece
bense yanında uzanıp uyuyan, izlediğin
ne güzel bir düş kurabiliyordum, uyumadan da
bir düş kurmanın harcını acılardan almak olduğunu
acımı anlatmamak pahasına yaşıyordum
biliyordum, sen de bir şeylerini ama
ben diyemiyecek kadar bir dağ oluyordum
denizin doruğumdan çok uzaktı ve içimde yangınlar
volkanlar besliyor, büyütüyor yanıyordum
bir yanım keklik sesiyle karaca
öte yanım her bakıma cehennem kıvamında ama
her yönüm, bir bakıma uzak demek oluyordu sana..
ne bu gün ne de hiçbir gün ama gün bu gündür,
işte bu günümde adımı anacak çığlıklar, ağlamalar
bir ananın ya da bebeğin seslenişi kadar..
dinliyor, diniyor, dinimden oluyorum..
diliyor, deliriyor, deliniyordum!
çağrılıp unutulmuş kaç mektup varsa ama gönderilemeyen
her birinin sonunda selam söylemeler vardır ya
görülmüştür diyesi eksik olmaz bu yerde olanında
eksik bir isim varsa, bir uğurlama vaktiyse
evliyse ve hasretliğinde çocuğu, torunun varsa
oyalanmak nafile ama yok başka çare
kimisi oruçtur, kiminin aklı artık şimdi namazla
herkesin yapıp düşünü kurduğu bir gemisi vardır ya
bir uçurtması, çiçeği, beslediği hayvanatı ya da
gölgemle konuşmak böylelerine bundan tuhaf işte
medet ummuyorum veya dilekte bulunmasam da
Ankara dediğimde, bir anlayan o anlar diye
ve bu bile burda, artık yetiyor bana..
çapraz kürsülerde, bağdaş kurmuş çarpık bacaklarla
uzaklara dalanlar, uzakları anlatanlar, anımsatanlar
bir de uzakta olanlar var şu an bile aramızda
herkes burda diye yapılan sayımlarda adı geçse de..
kimi çocuk daha, kimi kocaman ama saflığı yetiyor
belli ediyor ilk konuşmada kimin ne kadar çektiği
ne çekeceği malum olanlar da vardır ya da duvarı örnek alanlar
susmanın hayattan daha büyük bir bedel istediğini
susmak demek çürütmek demek bilmeyecek gibi dursa da
insanlar, konuşarak ne kadar çok susması gerektiğini anlayacak..
konuştuğundan çok susması gerekecek sonra, konuşmanın ne olduğunu
ne demek olduğunu bilenerek tanısa da, hiçbir hücre evinde
hiçbir şey almadan duramaz, hiçbir şey verecektir ya da
ben, benim ve bu benim diyenler kadar olsak da bazen
hiç birimiz asla bir şey ifade edemeyecektir burda
çünkü herkes en az bir memur, en fazlaysa kendisi kadar
kimliği kadar, zorlukları daha ağır olduğundan sorun olacak
Kürt kalamasak da Türk de olsak, bu ülkede yaşamak bir defa
hayat kendi başına zorluk ve yasak kadar keskin çizgilerle
işlenilen ne var diye düşünme, sen de iş görmezsen yanansın bu yerde..
devlet sığınağı diye devlet kurmalar, devlet içine sığınan
devletler.. öğrenciler, memurlar, analar..
dağ niyedir, düz nerden başlar, bilerek veya bilmeden
başlangıcı hep o okul yolunda olan yani devlet
kendisine cephe arayacak yer arıyor oluyor,
cephe kurmak için yaptığı bu yollarda çünkü devlet
buraya verdiğini nasıl alacağını bilerek almamakta
öğrenci diye sattığını, hain diye sıfatlandırınca
damgasında da Kürt adını bahane edilmiş bulanlar
bunca yığınlar, yüzlerce binler
hep bir vesile yolunu bularak anlatacak bir yol yaratarak
devletine, devlet niyedir ve Kürt kimdir anlatarak
insanı insanca çünkü insan olduğunu anlatacak ve
taş duvarlara, rütbelere sığınanlar eriyecek giyindiği
üniformanın içinde ne hakkını vermekte hem de ayrımcılık etmede
yani sistem diye dayatılan bu kitabe, bir bağlamda kendi eserleri diye
bize yutturulan, okutulan her metin bir zaman sonra gerçeğiyle değişecek!
devlet, çünkü.. ama devlet; ve derken bir de bakacak, geç kalmış olacak..
Kürt ve Türk, ne kadar halk varsa, bütün millet tek elden bir olacak, bin
bir olduğunu bu devlete, devletler devletine, devrin devletine de anlatacak.
Mersin diye çıkılan bu yolda, ışık var diye İzmir olmak
bir şiir diye yazılacak her yazım, şair değilim diye yakılacak
ben kimim, kimliğimden ötürü suçlanınca kimsesiz bir kendim olduğumu
beni sorgulayanın, kendimi sorgulamam için dayatma yaptığını
kendimi tanıyınca, beni anlasınlar diye de silah tuttuğumu
teslim ol çağrıları yapmadan önce başıma silah dayatanların
şimdi eşit koşullarda ama sıfatı farklı bir kalıpla
militan olmanın, örgütlenmenin, devlet olma gereğimden olduğunu
kendisinin millet olma anlayışına aykırı da olsa
onu yıkma pahasına kendimi yaşatma çünkü öğreten böyle olmasını
dayatan sendin bir asır öncesinde, anlayınca belki geç olacak ama
artık ikimiz de bir olduğumuzun, birlikte ya da ayrık veya beraberce belki de
yaşayabileceğimizi ancak en az birimizi öldürerek anlayacak..
7 çocuk, daha çocuk denilecek yaşta, onsekizine bile girmeden
tanıştığı ilk devlet adamının bir memur olacağı yerde,
öğretmenin gönderilmediği bir köyde
komserle, komutanla tanışarak -nasıl tanıştığıysa ayrı dert-
ki muammalıkları ortadan kaldırmak pahasına, devletim diye gelenin
devlet nedir daha bilmeyenlere, asıl devleti öğretmek için
bunca kayıp, bunca kaybolmuş, bunca faili meçhul ve onca oyunlarıyla
kimin olduğu belli olanı, kendi imzalarıyla dayatarak ve mecbur ederek
aslında bizi biz etmek için çabaladıklarını ama yolunu yanlış bir yordamla
zora tabii tutarak anlattıklarını, bizlerin de çok geç bunları öğrenerek
olanca yitik vererek,
gri olmuş gölgemizin siyah -beyaz gök yüzünü
yeşilken toprağın, kırmızı sürüldüğü
dalları sarı olsun diye beklerken, çarmıhların gerildiği
yani bize, aslında kendine bir paralanmanın destanını yaşatarak anlatacak
yanlış ya da yanılmış olarak yaşattıklarını biz geç farkına varıp anlayarak
ayrılığın, acının hüzün kadar büyük olmasa da daha büyük bir ağrı olduğunu
onlar da bizler gibi yanıp tutuştuklarında, mahpushane yangınlarında
köy baskınlarında, kapı kırmalarında, kahve taramalarında
bizlere öğrettiklerini kısaca
bizden de öyle ya da böyle, herhangi bir şekliyle görende anlayarak
ama artık çok geç olarak, barış diye çağrılan, büyütülen umudun öldü(rül)düğü
savaş diye çocuklarına isim verdiklerinde, ne demek olduğunun bilincinde bile
olmadan sürüldüğümüz bu yerde, kıstırılıp ölüme mahkum edilmek istenilerek
artık diyeceğiz ki sırasıyla değil ama zaman aleyhimizde
silahsa silah, bize vermediğiniz eğitimin cehaletiyle büyüyerek
dağda baba olmakla, düzde şehirli amca kalmanın aynı olmayacak dediğiniz yerde
bitti diyecek vakit bile vermen, amansız bir püskürmeyel yakılacak ülke..
yanacağız, bizim için düşlediğinizi kendinizde yaşayarak tadılacak!
dağlar kar altında küçülürken, yağmurla boyumuz uzayacak diye beklerdik
düşündük bir şeyleri sevmeyi ama unuttuk neyi
toplum diye adlandırılanın bir köy olduğunu hesaba katmadan
köylü olduğumuzun utancıyla, köyden gelişimizi belli etmemek için
büyük şehirlerin en metropol yerlerinde, imajını da edinerek
okumayı, konuşmayı ve gülmeyi bile buralara uydurarak
giderek küçülürken büyüdüğümüz yerlerden sayardık kendimizi
küçük yanımız küçücük ama yok olmadan hep bir yerimizde, ağlayarak
arkadaşlar, diye başlanılan boykotlarda eylemciyiz,
eylemin kim olduğunu tanışmak için yüksek sesle bağıranlardan
sokak isimlerini, sevdiklerimizle eşleştirerek
bir şekilde bir yerden başlayıp değiştirmeye
oysa zaten değişen aslımıza göre değiştirmeyi denemeyi bilmeden
uzak kalarak türkülere, şiir diye başlanılan bu yerde
bir uzun havanın titreyişinde, içli şiir yazmaya kalkışarak
yani zaten olanı boyasıyla satmaya kalkışarak
ne kadar olduğumuzun çöplüğünde boğulmaktaydık..
hepimiz, biziz.. biz, biriz.. binlerce yıllık, binlerimizle biz biriz.. diyerek
hangi yalanı saklamaya kalkışarak, hangi kağıda yazılanın hangi dilden geldiğiniz
hangi ağızdan çıktığını bile bilerek, bilmiyormuş gibi kendimizcesini söylemek
ilave eklentilerini, yorumlanılanlarıysa çaresizliğimizden saymadan
bir çiçeği bile boynundan öpmenin inceliğiyle emzirilirken
papatyayı koparacak kadar ağır adamlar olduk, dokunmaya kıyamazken
ne baktığımızdan olduk ne de istediklerimizden caydık
koynumuza yılanları, akrepleri beslemenin ölüm getireceğini
bir zamanlar bildiklerimizin şimdi sırf farklılık olacağını düşünerek
isteklerimizi ne tuhaf bir solculuğa mal ettik..
sana göz, kirpik çizme eylemiyle kağıda sarılıp
cenneti vaadetmişçesine böbürlenen ahmaklığımız çoktur
sen çocuk, ben adam bile olamazken
anlamam hala çocuk olman, saflığının en temiz hali olduğunu
kendimi temyize çekerek, insan bile edememişken adam olmaya aday olarak
aslında ne Allah bilerek ne de kitabemi okuyarak
kendimiyse hafız ilan ederek, okumuşun, okunmuşluğuyla en büyük cehaletimle
kabul ettiklerimi vefa bile görmeden dahasını bile isteyebilerek
nasıl böyle bir cesaretle, utanmadan üstelik
hem utanma hangi haddine, utanan bu kadarına bile gelemezken
utanç bir durumda, sarhoşmuşum misali yüzüme tükürülecek yerde
aldığım alkışlarında şişirilmişliğiyle, ayaklarım yerden kesilerek
bir de baktım, baharın gül bittiği yerde; benden başka yok kimsem..
ne serdarlığım kalır ondan sonra ne şahlığımın tanındığı yerlere düşerek
en diplere çakılarak, yanmayan burnumun sürtüle sürtüle sıfırdan
bir yerinden başlamak gerek ya, kendimden başlayacağım beni bulmaya diyerek
aklı başına gelmişse, açlığı oruç tutarak, tokluğumda gözlerimi önce doyurarak
bu gün olanı paylaşa bilerek ve yarınlara da pay bırakabilerek
bölücülüğümü paylaşımcılığımla değiştirerek değişeceğim..
bir de bakacaksın ki insan olabilmişimdir belki de adam olamasak da,
ne olduğunu bile bilmeden ve öğreneceğim ki asıl adamlıksa zaten bu demek!
evet, kader denilen bir kız çocuğu doğuracaksın, doğduktan sonra erkek gibi yaşayacaksın, kurban veya kahpe olmadan..
yapamayacakların olacak evvela, şiir diye bir umut besliyorsan yaşamak için, donarak öleceksin önce..
gündüzle karışan, kapışan geceni solla, sıralamak evveli zamanda kaldı, gece bir başka olmayacak ama güzelse zaten güzel..
kimsen olmayacak demiyorum, kimse seninle olmayacak, sen herkesle yaşar görülüp hep de uzaklarda, ıssızı tadarak..
tadımlık bir lezzetin, damakta bıraktığı kocaman izi gibi duraksız özlenen ama hiçbirinde de anımsandığı gibi olmayacak..
gelenler, senin gelişindeki yorumla abartılı da olsa ne kadar yine de çoğalmak, büyümek, yücelmek bilemeyecek..
kimse kimseyi burda tutmayacak, yazılacaksa yazı okunacak, söz dile düştü düşeli hakkında iyi şeyler söylenmiyor çünkü..
arkadaş kavgalarında, tutulan sözler açığa vurulacak kadar dem vurulamaz, gem vurulsa da hiçbir cinifrit içimizi çürütemeyecek..
ekilen her tohum sarmaşık etse de, sıksa da boğazımızı, biz de sıkmayı biliriz sıkılmak varsa ufukta..
hiç denilen boş zırvayı hiçkimse anmayacak, kimsesizliğin kimliksizlik olduğunu sananlar, yorumlayanlar, uyarlayanlar yaşamayacak..
olmayacak bir bahane, herkes ne yaşarsa öyle algılayacak hayatı, ders verenler alınan derslerinden hiçbir şey çıkaramadan..
bir gün yine diye başlanılan tüm sonlar yenilediğini bilemeden yinelemek oldukları son durakta viraja gelmeden de ölüm(süz)leşecek..
hiçbir şey bahane olamaz çünkü sebebi ne olursa olsun diye not düşülen hükümler, parafları ayrık olsa bile ceza hükmünde geçecek..
her doğru biraz da sevmekten, sorgulamaktan, söz geçirememekten sanılacak ve biz her şeyi yalandan bir oyun diye uyarlayan..
istediğimiz gibi olmasa da öyleymiş gibi davranarak, her şey herkesin elinde boy gösterse de biz elimizdekini bile atabilecek..
her yerin bir yer olabildiği, dağın dağ olmaktan başka da mekan edemediği, düşlerin çürütüldüğü bu yerde..
doğallığın keyfini sürecek bunca doğal afet varken biz yine de yılda bilmem kaç milyon defa başımızı toprağa değdirerek..
başımıza gelen her felaket bir ders olsun, yağan topraktan, kırmızı bulutlardan, havalardan bile ders alamadığımızdan diyerek..
neyi nasıl sanarak yola çıkıyorsak, iyiliğinden bile emin olamadan rahatımız sayarak, sandığımızı anlamadan..
bulmadığımız bir hata payı yok diye kusursuz sandığımız oysa hatanın zaten kusursuz işlemek olduğunu tanıyamadan kendimizi bir şey sanarak..
biz kimiz ki diyebilecek yerde kimliğimizi törpülüyor bunlar diyerek ırk -dil -din ayrımı gözetebilerek duraksız bir devinimle..
ne siyasete ne de politikaya alet olmamız kalacak, daha başka ne varsa da elimizden gelen, gelmeyeceğini bile bile yapmaya kalkarak..
söz hakkı istemeyi düşünürken, söz hakkı kalmadığını bilmeden, sözün bir hak olduğunu zannederek, sözsüz, sessiz, sussuz kalamayacağız..