keşke.. iyi ki.. meğer..

16/9/2009 (Kategori: Belirtilmemiş)
aydınlık, ılık, sıcak, yele tutsak, güneşli güzel bir gün, ne güzel..
güneşli havaları pek severim, bilye oynamayı öğretiyor bir yerlerde birileri..
hayatın oynayamadığı bu yerde, hayatla oynamak, hayatta oynamayanın bile, burda..
bir şeylerle, herhangi bir şekilde oynanmak,hayatı da oyun sanat(çıs)ı bilerek..
her şeyiyle, oyunlar silsilesinden yorgun kalıyor gün her akşam, geceler meskun..
bazımız oyuncular, kimimiz izleyici ve çoğumuz sahne yerine kullanılarak oyuna dahil..
her yeni günde aynı uyanma curcunası, uyumanın getirdiği kopmalar ve sonrası..
işe gidersin, gelip ev işleri, yemek derken bir kadının yaptığı tüm monoton işler işte..
hayatın bunca rutin işlemleri içerisinde, işte tamam böyle olacak, olmalı denileni..
yok bir leylim leyi ama o da güzel.. ey azze, azzeli evvelinden gelecek olan, düş kırığı..
standartlar dışına çıkmazsak, basit bir mağazada sıradan satış eşyalarını raflara yerleştirme..
etiketleme ve tüm bu olağan gibi görülenlerin dört saat gibi korkunç derecede cüzi bir saat tutuğu..
basitçe tezgahtar diyebilinen bir iş, olsun, en güzeli kişinin emeğinin kazancıyla kazanması paranı..
kimseye muhtaç olmamak güzel zilan, sen unzile bildiğini ben adule diye yırttığım sinemden çığırırım..
kimi sağlık ister, kimi afiyet, kimi mağfiret ararken, kimi sıhhat olsun diye dua ederek..
üreterek yaşamak, korkmadan kor gibi yanarak, kar altında soğuğu sevgiyle ısıtarak..
kendi ayakları üzerinde, köle gibi itaatkar, kimsenin dayanağı, dayattığı olmadan..
kutsal balıkları, tütünü, çocukların islerle şekillerle boyanmasını, muskaları, okunmuş suları..
direnmeyi öğretecekken, unutacağını beklemeden, davul sesinde adımı anmanı beklerken, sen uyumakta..
ne diyarbekir kalasında, ne de urfa mancınığına asılı sevdamda, çocuk olan beni çocuklarıma anlatacak..
olmadı, sensiz olmak bu kadar uzakken niye çağlar öncesinden payım edilmekte, gördüğüm revam mı..
oysa isterdik bir adada yalnız başımıza, sade ne yiyeceğimizi düşünüp ve başka da bir derdimizin olmamasını..
evet çok önemliydi ayaklarımızın yere sağlam basması, havaya hafiften dalıp ağır, oturaklı, yararak düşmesi..
görüngüleri saf dışı edebilip, pencerenin dış tarafındaki usancı def edebilerek, dağlara yön vermek..
insanı, insanlığından, insanlıklarını aşağılamakla var olan, varlığıyla olagelen hoş sehbetin yerinde..
kaçan tadın, eksik olan kerametin, yokluğuna dahil olan huzurun yeri şimdi erdem kılınıp yüceltilmekte..
yerine oysa, aksi davranabilinerek tüm fevri davranışlarla kendini bitap etmek yerine orda kalmak var..
usancın, bıkkınlığı ve değerin, tiksinti bir okadar da saygısızlık arzettiği duraklarda uydurallarak istemek..
malum, madem her şeyi insanın kendi yaratmakta.. yarattığı bunca iyi veya kötü şeyler arasında her şey..
yarını da bu gün gibi ve dünlerin de bilinçli ya da tesadüfi ki yok öyle bir olasılık, yaşandığı bu yerde..
madem toplum denilen cinifrit tohumu, yeşilin ağ babası doğayı, doğum sancılarının en kıymetgahını bilmekteydi..
bu güzelliği, insanın olmasıyla zıttın doğması baş gösterdi, insanoğlu çekti çekiştirdi ve nereye çektiyseydi..
her yozlaşma bir yıkım, onca devşirme de birbiri arında asalaklıklar, hazır kalıpçılıklarla yol aldığı bu yerdi..
hüznüm, benden ayrı mı güneşte gölge olmada.. bensiz mi ağaçta dal açmakta.. bensiz mi gönlündekiyle gülüşmekte..
ey neye el attıysa piç eden benim, kendime ettiğim yetmedi mi, daha neyim var karışmadığım toprak parçasının..
gök senin malın mı, sema senin payın mı, esmadan izinsiz hangi rüzgar kımıldata bilir yüreğinden tuba dallarını..
ne bir taş kalır düştüğün dünyanda, ne akılsız baştan başka kapısı kırılmamış tüten tek bir ocak..
elde olanları irdelemedeyiz, nefes alıp verir gibi olanlarımızı, seninle olabilme ihtimalimize dahil olanlar gibi..
yok kadar kesin, oldu diyecek kadar budalaca..yalın bir hayatta, mükemmelliyetçi bir yol istiyoruz ki ve sadece istiyor..
aradığı yok, sorguladığı yok, nasıl olur diye düşünüp akıl yorduğu yok.. oysa olabiliyorken..
yabanıl süzgeçlerle kendimizden geçiyor, kendimizi yitirmek pahasına ki o da yetmiyor..
her şeyin üstüne, bir de hayatın zehredilmişliklerini çekip daha da bir üstinsan olacağımızın hayalindeyiz..
bunca kan kusuyor, kusturuyorken üstelik ve hepsini de kutsanmışlığımıza mal edebilecek kadarız..
yaşamanın ağır gibi durduğu insan pazarında, hamallığını ettiğimizin yük olduğu bilinciyle sırtımıza aldığımızın da..
yani yük değil de severek bir yaşamak yürütüldüğünde hissedilmez bir hiç olur düşüncelerindeki olanca korkular..
oysa ah, oysa insan.. insan ki yaratılanların en yücesi, daha ne olsun.. yaratan ki insan için yaratmadı mı..
yarattığının en güzeli, hani beni de bu kadar güzel düşünen biri olduğumdan, yere göğe sığdıramayan sen, şimdi nerdesin!
-sevgiydi zaten ki ilk kuralı insan olmanın oysa okadar yitirdik ki doğasını yaşamanın, 21.yy'da yetmiyor salt sevgi ile..
insanlık denilen kibrit yığını, yakılacağı gün gelene değin bir defalık olduğunu unuttuğu bu dünyada halen yakılma çabasıyla..
bu yüzden, saygının olmadığı sevgiler üç günlük çocuk oyunundan da beter oluyor.. onca olmasına rağmen..
..oysa insan; ve insan elbise olmaktan ya da et yığını gibi ortalıkta gezinmekten ote gidemiyor..
sevgiyi bozuk para gibi harcayan, aşkı telef edip üsüne acımadan basıp gezenler yakmıyor mu canını cancağızım..
okadar çok şey gördün diye mi artık, bunca çok şey geçti diye mi gözlerinin önünden ve hiçbir şey görmeyecek hale geldik..
hani sevgiydi, saygıydı insanı insan yapan.. saygınlığı nerde kaldı insancığın.. benim bu derdime drman yok mu efendim..
olsun diyemezsin, deme çünkü.. biz gibileri var ama bak onlar da yok değil, olmasınlar diye daha da ol ve gel hadi..
çoğalabilecek kadarken, bu hasretlik bağrım ezmekte.. ne yazık ki demek, bir şeyler yap.. sözün hükümsüzlüğünü anla gayrı..
çok az insan madem insan kalabiliyor artık, sen nasıl bir insanlığın mümessiliysen artık..
insan bu, insan.. dile kolay, söylemesi kolay ama kocaman bir insan.. her şeyiyle insan, zıtlıkların zıtlığıyla insan..
hani insanlık duygularımızı pay edecektik, hani vefadan bahsetmekteydik, hani edinimlerimiz, bunca zaman yüreğimizde yaşayanlar..
yeşeren yanlarımız çürüdü mü, yitirdik mi hislerimizi, candık, canandık, kardeşler kardeşi, dostluklar dostuylayken..
ilelebet özgür, ilelebet beraber olacağımızın verilmiş sözleri nerde şimdi.. birbirimizi bir tek kan bağıyla mı sahipleneceğiz..
hani ruhuna ilaçtım, hüzün.. hani hüznüm, ömründü ve sen her vakit her şeyime amade, hani nerde..
hani sorularına cevaptım, senden farksızdım.. yazık ömrüm, ölü yağız ömrüm.. ölünce yiğit olunur, ölünce eşek badem gözlü olur..
ölümüm mübarek olsun, başında paralansın, zılgılarım kulağına varmasın bile, değil ki eksik olsun.. diline gelemiyeyim bile..
unutanım benim, ayrık otum.. sende madem yokum, türküsü tüttürülmesin, tatma vefa ne, ahdım bile değerlidir ki ne haddine..
sen, kasamdaki çürük elmam.. elmamdaki kurt, sandım ki elma senin, baktım ki sen ziyanımsın sadece..
elmanın çürüğü de olur, suç ne kasada ne de manavdadır.. çürüğün de yeri ayrıdır, temizin de.. kimi temyize çekilebilinir de..
seninki öyle bir hata ki kusurlardan beter ama biri durumuna göre temizlenip yenile bilinirken öteki her halükarda ağızdan düşmez..
zamanı gelmesi muktedirdir önemli olan, senin ne yerin burası ne de bende, benimle bundan sonra geçirecek bir zamanın olacak!
-oy hüzün, ölümün olaydım.. öleydin de bu günleri görmez olaydın.. haklısın dememek için sustum bunca asır, dilim kilit..
haksız olaydım da bunca dediklerimde, sen tertemiz kalaydın, akpak durabileydin.. ne beni ne de kendi benliğini satmasaydın..
özü konuşmadan dil dönmezdi hani,sen böyle mi kardeş bu kadar mı dost, böyle mi hep seninle olmamı istedin..
çok yaşamasını istediğin hüzün, hep seninle ve hep dostluğunla olmasını söylediğin hüzünü anbean ölümlere gebe bırakan sen..
her gün yeni bir ölümün terkisine salıp koşturarak dört nala, bilmem hani vadilerin hangi su aşlarında başka başka kimlerleydin..
ben yokum, yoktum demek zaten ki bunca vakit sen nerdeydin beni bıraktığın, kaldığım bu yerde.. silmek kolay geldi mi gerçekten..
dilin sözü bindir, sözün dili bir.. bir bildiğimizi bin defa tekrar edip dururuz, yoktur başka demecimiz..
..her şey, her dilde söylene bilir ama anlam bir!..
örümceği öldürmekten korkarsın, örümceği öldüremez çünkü korkarsın.. karıncaya basmamak için başın yerde..
karıncayı başından da yüce edersin.. karıncayı yücelerden ederken, küçük görmeye kalktığın şu koca hüzün bir karınca bile edemedi mi..
hani küçük adamın narin söğüt yaprakları altında uzanıp da dayanarak gövdesine dünyaya bile kafa tutabilen sen.. bilemedim..
senden olmasın diye böyle düşünüp yaptıklarını, başkalarının da sebep olmaması için çıkman gerek kabuğundan cancağızım..
her şeye sadece tek bir sebebe kaldıysa, sebep sen olmayacaksın diye kim olursa olsun dersen eyvahlar olsun, vahim eyvahlar olur..
insanın insanı, insana acımadan kıydığı bu dünyada.. sen de bir nevi kıyım ettin budala.. kör gözüne parmak mı gerek..
hani mutluluğundum, varlığımın sende yarattığı depremler şimdi nerdeler.. yeni depremler buldun da ben arçı şok mu kaldım geride..
benim gibi biri, nasıl biriyim ki merak ettim bak.. lağam faresinden bile dışlanmış olduğumu bilmesem, ötekilerdenim diyesim var..
araftakiler ben miyim yoksa, karadut bilir, sabah mı oldu, ezanı duydunsa namaza koş, kaçırma.. ben gibi kalma.. yazık olmasın..
burda her insan var derdin, burdaysa kimse yok cancağızım.. bir ay, bazı bazı da yıldızlar bir de uçsuz bucaksız ağaçlar..
madem gözler aynıydı, nereli olduğumuzun, kim olduğumuzun farkı yoktu bu gözlerde, bakışımız aynamızdı, hani nerdesin kırık aynam..
-hüzün sende değil, senle hiç değil.. size değil, bir tek mutluluğu sizedir.. sizden gelen gülüş, hüzne mutluluk verir..
ruhum yakınındı hani, yatkındın ruhuma.. unuttun mu bunca asır konuşmalarımızı, görüşen gözlerimizdi unuttun mu utanmadan..
sesin sözsüz iletişim kurduğu o yerdeyim hala ışıl.. unuttum sanma, ışılda yeter, e mi cancağızım..
kalbten kalbimerhunadır böylesi bir yol, eşiği gül, yüzü nurdur.. bu yolda herkes birin bölümleridir, payda birdir..
bir artı bir de birdir, bir bölü bir de bir eder bu hususta.. burda her şey yekparedir.. aynı değirmende övülür dönüp dövündükçe..
yüzümde gülmeler huzmesi, yüreğimde hüznün mezar taşı dikili olmasa ben ben olmazdım, senden farkım mı kaldırdı cancağızım..
ben varımsa sen de varsan, kilometreler var, taşlar, yollarca dağlar, doruklar var ama insan görmeden duymadan da hissedebiliyorken..
..sıcak kalpli, benim olmadığı her yerde sen.. senin olamayacağın tek yerde ben.. çünkü yoksun, başka ellerle.. yaban ellerde..
oysa inandığım ve inancım insanın tek insanlığıdır elinde olan ve alıp götürebileceği, tek şeyi, her şeyi.. o da mı yalan..

ihtimali bile yok.. /Ayışığınaşıksadece!

16/9/2009 (Kategori: Belirtilmemiş)

olman için değil, olduğum için burdayım; olmak için değil, olman için geldim.. der ya;
-yatağından sürgün edilmiş nehirler gibi, nehirlerce hançerlenmiş denizler gibi..
günlerim nasıl geçiyor diye sormadan, çocuklar gibi ürkerek ve susmadan..
gitsem de gidebilerek ve gitmeyi de bilerek ama ürkerek.. gitmem bile bazen korkudan korkarak..
korkunç korkular içinde uyanmak, gitmeler ortasında kalmak.. bırakılmış olmak ya da bıracakacak bir şeyi bile olmamak..
bırak gitsin diyerek ama bırakıp da gidemiyerek.. hasta, rahatsız ve arsız bir öksürükçe aksırmak.. kendine sıkışıp kalmış gibi..
kendini dört duvar hissinden kurtar, gülümse durmadan.. zincirlerden koparak, zincirleri koparabilerek.. orman olmak, yangınlar içinde bir ağaç da olsa..
tutulan yerleri, vuruldukça özgürlüğe daha da dem tutulan.. dem tuttuğu kitaplar, türküler de olmasa.. iklim, akdeniz olmasa.. olamazdım..
-karnım aç, düşüncelerim aç, yüreğim aç, sabrım aç, gökyüzü aç, bulutlar aç.. sokaklar bu kadar çıplak, çiçekler böyle el değmemiş, nasırlı ve sahipsiz..
kanımca ya yeni kelime bulmuşsun ve kana girmeye gerek kalmamış, kendi kanına giriyorsun, üşüyorsun, eylüldendir.. öpüşmedik ya belki de ondandır..
omuzlarımız, kollarımızdan yukarda duruyordu, parmaklarımız yerde kalmıştı.. bir yanımız kimsesiz, öte yakamızı kimliksizlikten vuracaklar..
seni omzumda yatıracağım, saçlarından öpeceğim, öptüğüm saçlarından koparacaklar, koparmasalardı da zaten kesecektin.. tutup saçlarını yolarcasına çekecekler..
bir sokak adı olacaksın, adını kimse unutmayacak, adını yazdığım yerlerde adını ananın çenesini dağıtacağım.. ne bir mevsime benziyordu bu gün ne de ölmekti..
kimseye söylememiştin, gelip beklemiştin, geleceğim dedim diye saatlerce beklemiştin, tam ben geleceğim saatte sen kalkıp gitmiştin.. yetişememezlikten değil, gitmiştin..
ne kalbim yerini dolduruyor, ne de bu boşluğun tokluğunu susturabiliyordum.. uçurtmalar da artık eskisi gibi zevk vermiyor, yemin ederim deniz artık uzaklarda değil..
birazdan, hiç beklenmez bir vapurla kalkacağız, gidecek ve birlikte olabileceğiz.. yalnızdık çünkü ve gece.. ama gündüzden kaçırmıştık.. gece ne ki..
sen yine beni aldatmıştın, aldanmıştım.. benimsin sandığımı benden almıştın.. bir bakmıştım ki, benden çok uzaklarda, bir yabancıyı gelip bir de bana anlatır olmuştun..
seni kendimle bulmak da güzel hem de böyle ama bilmedim, bilemedim zamanla senin ona olanını benim de senle büyüttüğümü ve dinlesen de bilmemiştin..
kanatlarım tutsak kalmıştı, tutuklanmış kadar sığ açar olmuştuk, ufkumuz da daralır olmuştu.. sancılardan başka bir yazgımız yok gibi yazacaklarımız da yitmişti..
orman kalmamış bir toprak, ağaç kalmamış bir orman, martısız bir derya gibiydik.. sen bende, ben seni başka ellerden dinletiye tabii kılmıştım.. yazık olmuştuk..
kanıma girmen yetmişti, tüm kansızlığımla kendime gelirim sanmıştım ama tokadın yetmez olmuştu.. yine sensiz duramaz, düşüncemi durduramaz olmuştum bir defa..
kestiğim tellere, iletilere inat, takılıyor tellere hala uçurtmalar, güvercinlerin konacak bir çatısı bile kalmamıştı oysa.. güvercinler hala gökyüzünde..
Kürtçe bir köprü kurmuştuki akrabalarınla doluşmuştu.. ayakkabım gibi, kumla dolması gibi hıncahınç olmuştuk, sevmemiştim.. yalnız kalamaz olduk..
şirvanı sormuştun, dağlıylı, kentliyi -kentsizi sormuştun da afallamıştım, biri mi diye sorduğu, yoksa ondan mı.. çünkü o ben değildim ve öyle yağmurlara tutulur kalmıştım..
kendimi aramak için kendime uğradığım yerde kendiml buluşmadan kendime küser giderim, gidişim ondan.. yanan ömrün çamuruna bulanmıştı ayaklarım, tabanlarım şiş..
Kürtçe geçen türkülerde birlikte kavalları dinlemeyi seviyorum, sevdiğim şeyleri seninle büyütmeyi ne çok özledim.. biliyor musun bilmeden, seni de büyütüyor, seviyordum..
geçikmene de razıyım ama yeter ki gel, son durağın olsam da hep gel.. beklemek ağır vebali ömrümün ama yeterki gel.. kanayan burnuma tebessüm et ya da kır boynumu..
yüzümü döktüğüm, özrümü kustuğun için de sağ ol.. ne varlığını eksilt ne de vakti eskit, çabuk olmasan da olur ama gecikme nolur..
oldu olası hani depremler yaşıyor, dalıyorum ya evet senin gibi işte ve hala da öyleyim.. sana diyemesem de, senden farksızım diyemesem de.. seni etkilememek içindi susmalarım..
seni bir yerlere çekmem yersiz, zaten her gün bir yerlere giden ikimiz ve bu gitmelerimiz çok şeydi bende ve derken sende bu kadar tesirli bir dua olduğunu düşündüğüden..
susmasaydım keşke, gelip ya da olup seninle aynı seyrüseferde yürüyebilsek, bisiklete binsek, sokaklarda çıplak ayak dolaşsak, öpmeye kıyamadıklarımızı öpüşmeye doyamaz olarak..
utancımızı gizleyemeden, utanmadan ve birlikteliğimizden sıkılmak nedir bilmeden bin ömür sen ve ben.. seni bir başkasıyla dinlemek, derken set çeker olmuştun.. sanki bilerek..
sakın gözlerindekini anlatma der gibi, sus, kes, yapma, uzatma der gibi.. beni bir ben olarak tiryakin olduğumu bile bile, sadece heybende bir haznen olarak kalmamı istemen..
acıyor, yanıyor yanlarım.. günlerim yağıyor üstüme, karanlığım bu yüzden.. ne istedimse senden, seni istemeye cesaret edemeden ya da çok şey isteyeceğimi düşünerek..
git deseydin bana, olmazına razıydım bu yüzden ya git deseydin diye kalmıştım öyle.. uzakta durmak da güzel çünkü uzaklar kaldırım taşlarıydı sadece.. sokağında olmak yeter..
ne bulutun edebilirdim, ne de bir günün.. ne yağmur damlası oldum kakülüne dökülen ne de bir tutam saçın alnını örten.. utancım bu yüzden, olamadım senlen..
ölümü ve öldürmeyi düşünmeden, çocukları ve gülmeleri düşünerek böyle, bir uzun gülmektir tutmakta seni bende.. çılgının olmuşçasına çıldırmıştım her sesinle, keşinim..
ister müştekim ol ister nehrim, bir damla suyum sadece ne bulanıklıktan oldum ne de paklıktan.. her halini gördüm gölün.. deniz olmayı da bildim, kuruyup çöl olmayı da..
kendine geldiğinde beni göreceğini düşünerek, şartsız şurtsuz şartların hep var olacağını, anlatamadım senin benden kaydının silinemeyeceğini..
kendi içinde daha bir ayrı oluşun, içinin dışından farklı oluşun yani benim gibi olduğunu beyan edişin ne demek, açabilir misin tastamam anlamadım..
dışımı da içime bulaştırıp, içimle dışımı bir edercesine flulukta, grilikte, gölgelikte olanda duruldum.. ya sen hangi hayalimi doldurup içende gözlerimde durulacaksın..
Folon gitti, göz yaşların gitti, yağmurlar birikti.. toprağın derinliklerine gitti, birikti.. biriktiği yerlerde kurudu, bitti..
ben değildim o giden, giden kim Folon.. Folon ben değilsem, kim, hani Folon.. Folon sen bildim, seni andım yüreğime akan.. sen kurumadın madem, madem biriktin her dem..
ya deniz, peki bir deniz alıp gitmişti seni.. baharını alıp gitmişti.. bir deniz olup gitmiştin, deniz senden gitmişti.. demek bir denizin vardı ve sen martıydın, bense sahil..
bırakılmak, kalakalmak bu kadar acı veremezdi doğrusu.. onu, onun kadar sevemyen sen, kadarı olmaz ya da kendininki kadar sevdiğin denizi ne çok sever oluyormuşsun.. ben kalmışım..
güvenin orda,sevgin orda, ben sahilde kalmış ardınca el sallanılanın salladığı kuruk, buruk, acı parmaklar.. seni senden alamayan ben, seni kendime veremeyen ben; bir deniz edemezim bir daha!
yüreğini aç kafii, kafanı açman yersiz kalır bende çünkü zaman.. bir zaman sonra, birlikte yaşayarak, birlikteliğimizle yaşlanarak.. sen bütünüyle benimi, ben bütün senlerini tadacak..
böyle acı olmaz bilmediğim, sensizliğin ne olacağını bilmediğim, hep seninle olacak sandığım, olmuyormuş hiçbir şehirde ve yerde.. zamansız ve mekanı olmayan bir yerdeyim senle, seninle..
ne denizden önce edebilirim, ne de bunca yıllık denizin gölgesinden yırtılıp sıyrılacak bir perde.. sonranmıyım, sonuncun mu olacağım orası da bilinmez bir sürtünmeyle aşınıyorum..
insanlardan korkan ben, senin korktuğun insanlığın ortasında çırılçıplak ve insansız, olanca insancıklarıyla, insanlığını peşkeş çekmişlerin içine dalmışken.. senin korkman da doğal zaten..
sorun, ne benim olmayışım ne de denizin oluşu.. sorun, ne denizin olmayışı ne de benim oluşum.. sorun senin denizde, denizin seninki kadar etmeyişi..
sen onda benim senle yaşadıklarımla, ben sende senin onla yaşayamadıklarınla.. ben senle onun yaşadıklarını düşüncesini kurarken, sen onla benim ulaşamayacaklarımı hayal ederken..
ikimiz de iki farklı yolda, aynı yolun yolcusuymuşçasına, kesişen bunca bulvarlara rağmen, sonu gelmez bir yürüyüşle varılması kısmen imkansız ve tümden farklı iki ayrık yolla yolda..
edemezim, edemedim.. ikimiz, iki bedeni bir gölge edemeyecek kadar.. ikiniz, iki bedende bir ruhu tadamayacak.. ne bedduamdan ne de duanın tutmayışından çünkü sen bende büyüyen.. benle çoğalmakta..
dış kapında oturmuş, taşın soğukluğunu hasta yanlarıma daha da katıp sancımı arttırarak, beklemek seni.. çocuksu düşlerle.. ne düşüneceğimi bile bilmeden.. sana seslenirken cevap alamaz bulmak..
kalmak bir başına, yalnızlığını anlamak.. susmak ve dalmak.. usanmamacasına yorulduğum bu yorgunluğumun terkisinde ben her seherde yeniden güneşi doğurmak için ve gözlerindeki hilali çizerken..
istediklerimle, istemesem de olduklarımın ağır vebali dünya kahrı sırtımda.. kamburum diye taşıdığım, pişmanlığım sanılan oysa bütünüyle isteğim olan ki istesem bırakabileceğimi sandığım, atamadığım..
sözlerimi bin defa da okusan, her tümcesi cümleciğinden kurduğu, oluştuğu cümlesine değin binbir afet.. binbir felaket böylesi.. her biri bin yara yüreğimde( n)!..
insanlar değil, bende sen her yerde.. her şeyimle.. her şeyinle, her yerde.. insansız, doğasız, tabiatsız, havasız, susuz, yağmursuz bir nehirde, nehirsiz, çamursuz bir şehirde, çocuksuz bu yerde..
dört yanım dönülmezler, gerçekten sadece uzağında olduğum için mi bu kadar yakınınım.. neyinim, ne kadarın, ederim var mı, düşündüğüm gibi bir eder, o denli bir katmerim, denizim, sokağım, göğüm var mı..
olur muyum, olur mu tükenmelerin benden.. efsane olsaydık senle ben, zamanın rahminde ne olurduk dediğin o yerde dizlerim, ellerim, bu kesen yerlerim.. alışık değil, hem sen sadece imkansız sevdiğim..
düşüncesi bile boğarcasina bir yücelikte, bu kadar yükseğini düşünemez kıt yanım, ben biçare ahmaklığımla aptalım.. abdal mı belledin, beni benliğin belle dilerim..
isteğim boş mu, gerçekten de bilinmeyeceğin miyim.. ağır ve ağrım olarak mı duracaksın sadece, bu yollardan sensiz geçerken, sen de başka ellerle geçebileceksin öyle mi..
çektiğin bunca perdeden sonra, karanlık mı bulacaksın açtığın pencerende.. aç pencereni, dolayım içerine.. girdiğim yerlerin isyanıyla şaha kalksın, durma öyle bensizliğimle..
usandığın, uzattığım, bak, çekindiğin.. içerim fırtına, her yerim afat, gözlerimde dalgalar, yükselen ayaklarımda derin boşluğu yarın.. ölesim var, tut beni.. öpüşün kıyamet kokuyor..
bir gülüşün ne çok masumiyet, nasıl böyle kocaman, bu kadar mı olur.. çocuk gözlerin, dost öfkemi yıkıyor semalarla.. esman hüznüm gibi, çölde bir damla su.. savrulanıma inat bulunan yerimsin..
yılları yollara katan, çocukluğumdan geriye kulağıma takılan, öldüğüm sesin, kat kat açılmış mendili yüreğin.. kat kat katlandığım bu yitik, hüzün, ölüm yerim.. renksizliğe küseceğin o yerde beni ara..
yeşili maviye dost kıldığın şarkılar, çocuklar yeniden ve yanyana oyundalar.. tüm gençliğimi, bütün yarınlarla kuşatma altında bırakıp, yaşamı Jiyani bir yeniliğe sığdıramıyorum..
her nehir kadar sevgilim, en senin kadar çocuklar, esma kor olmuş bu sokaklar, her sokaklar, soluklar, ekmek gibi, su gibi denizlere çıkar..
yakınlaş, yanayım, tüttürdüğün adım türkün, yüreğimden öpebiliyorsan, kendin bana yakınlaş yaaş yavaş..çek içine, canına kat, en ussal, en duygusal, gönlünün derinine sakla, derinin altındaki kasırgana..
bitmiş olmayan sen, bitik bir benle mi büyümekte senle, okadar cılız mı bu kor, esması hüzün.. hüznü semalarda, ebcedi yalan, ederi gözlerim.. tut, çek, savur, içine ek, birazdan doğacak, büyüyorum..
meskenim, biliyorum.. ben, cebinde eski bir para olup delikli bir kuruşumla, asılı kalsam her çıplağında karaca boynunda.. senden başka yoksa sarmalım, payım sen, yoksa benden bir şey artık, off off..
ne kadın ne de erkek diye, hem erkek hem de kadın olup.. ne çok sen, ne çoğaldın sen, neydi seni bende bu büyüten boşluk.. semek için uğraşsam seni bu kadar ederim mi var, koynumda resmin duraksız kanar, off off..
..deseler ki Bahar* olmuş, desinler ki hüzün ölmüş.. Gülhan* kopan yanım, dalım.. bu yalnızlığının makas aralığında kıstırır beni ölüm, nolur büyümeyen hüzün artık kaçma dipsiz kuyularına esmanın, aklındakini dağıt semalarına..

Nemesis olunca -ölünce/olurum -ölürüm

16/9/2009 (Kategori: Belirtilmemiş)

-Geldi, gelmek güzel.. mutlarla, huzurluyum.. huzur, seninle güzel.. iyi ol, hep iyi sen..
-peki..
-süt, güzel; yokken sen, yedi yemek ve şimdi de süt içiyor.. isterse, alabileceği -kadarsız- bisküvi de var üstüne.. ne güzel..
-saçlar da toplanmış, daha derli toplu resim şimdi ve şu an, daha toparlanacak çok şey de var üstüne, üstelik hepsi, hep ve her şey güzel..
-odayı toparladı, masayı toparladı, sofrayı toparladı; seni de toparlamalı.. her şeyleri de..
-uçuk çıkmış dudağımda, seni düşünmekten olacak.. uzun süreden sonra bu hasretlik, özlemle ilk kez..
-beni görmekten mi ürktün de oldu, mukayet olmalıyız kendimize; bu yazık ellerde, bize sahip çıkmalı..
-çok korkunç şeyler görmekte rüyasında, ondandır bilhassa.. nedir diye sorma, senden çok garip, çirkin yaratıklar..
-kendini gör, bak ne güzel.. belki olursa, beni de öyle güzel görebilirsin sonra..
-dün okumuştum; insan kendini bir bütün görmez ayna da olmasa, bilincim ayna olsaydı hoş olurdu elbet..
-çok güzel söylediniz, çok güzel düşündünüz hanımım.. lütfen, iltifattan sanmayın beni ve hiçbir söylemi de iltifatım saymamanız mümkün mü..
-o sizin güzelliğiniz beyim, kendi güzelliğinizden bu kadar güzel; ben de..
-kendimi bir şeyleri söylemek, yapmak, olmak mecburiyetmişçesine baskısında hissediyorum.. kötü bir zorunluluk.. kötü değil ama..
-zorlama olmamalı efendim, içinden geldiği gibi, içinde( n) oldukça güzel, en içten duyumlarda, duygular öylesi, işte o vakit bu kadar güzel..
-sesin bile susunu bilerek, bileyerek dili, pası, kirlenmişliğimizi, kötü sözü, yanımızı, yazgımızı.. ses olmalı ki yankısı gelecek..
-ses etmeniz, ses demeniz kafii.. sus bile diyebilmeniz şaşam, yeterim.. mutlak halime bir şeyler olur..
-yüzünün yarısı ben, yansıması ben.. utangaçlığım sen, utananın bir tek ben.. örtümün yazgısı sen, örtündüğüm sen.. görünenin yarısı ben, görmezliğim sen..
-gördüğümün yarısı ben, görünen sen; hep o benler sanırsın ki ben, her birini et sen, gör bak görünen de gören de görülen de ve hep de, bir tek sen..
-oy beni yüceltenim, kapanım, kapıldığım, kaptırdığım.. kapılıp dağıldığım, ağım, avım, avcım.. görüyorum, yürüyorum işte..
-oy beni yücelttikçe alçaldığım tanrı/çam.. biliyorum, ben hiçbir şey olamadım; sen, her şeyimde olanım.. varlığım, sebebim, ömrüm..
-ey beni ilah diye yalvaranım, yalvartma, müteşekkirim alçak gönüllüğün karşısında sığınacak bir ceviz kabuğu bile bırakmadın..
-ey beni isadan alıp insan yapanım, ilahım..sana her şeylerimi adarım, adağınım, sunmadığım hani saç telim varsa ateşe verilsin ki ke( n)dimi bile verdim..
-deme öyle, dedikçe ben, benimi bedenimden sıyırıp apayrı bir sendenim sanacağım.. kendimi bir şey sandırma kurbanı olduğum.. sayılmazım bile, sanma ki varım..
-ben her dem bir ahım, ah demekten öte olmadı bir tek suyum, sesim, toprağım, göğüm bile.. görünen yüz, bakan gözün güzelliğindendir.. ben ne olabilirim ki..
-ışılımsın, kaynağımsın, ahvalimsin, yaşayanımsın, yaşlanmışlığım, küçümenimsin..
-güzelliğinle güzel der, öyle sanırsın.. yanılmak, haşa ne haddime seni öyle atfetmek ama ben neyim ki neyin olabileyim.. güzelliğindendir lakin, keza baki olan yürektir..
-nerdesin güzel, bilmediğim yerlerimde misin bunca asır.. kalubelada seninle el ele geldiğim bu dünyada anamın ağrılı yatağında bizi ayıran kadere kahır yükleteceğim..
-bilmem, oralarda bir yerlerde işte.. ne bendeyim, ne de sende edebilecek kadar bir bedende.. senden çoklarda, seni bulamayacak, edemeyeceklerde.. uzaklığındaki yanında..
-yakınımsın, yanılmıyorum evet yandaşım, yoldaşımsın.. kaşım çattığım, çatıştığım, kaşık atmak ne haddime, tasına kaşık bandıranım.. suyuma kanımı kesip doğrasan da başımla..
-haşa.. kendinde ol güzel, kendine ol.. oralarda hep buralardan bir yer.. bende olamayacak kadar küçük, benim olamayacak denli büyüksün.. benimle kal desem, yazık ederim..
-etme güzel, olsun; yazıklar olmasın ki şimdi ol de ve olayım, isterse pişman olayım da keşken kalmayayım..
-fermanlar verilir adıma, katliamlardayım, fetvalarda, kıyametgahtır yüreğin bilirim.. kıyımlarda olsan da bir adım de yeter, uçurum ne ki.. derin boşluğundayım güzel..
-çoğu kez yokluklardayım, yoklarda değil.. yoklarlayım bilhassa ama infaza eş değer gelir.. aman derim, aman veririm dağlara.. militanlar bir tek beni tanır..
-ne deccal tanır, ne de cümle cihanın bilmediği bir yamanım.. kıvılcım etmese de gölgem, ateş değil; çırayım..
-bilirim karanlıklar, nasıl baharlara gebedir bir tek papatya.. ağrı 'dan, patnos 'tan hatta edirne ve fizan 'da rüzgar, gürcistan 'da nevalayım..
-nehirler aşkına, deryalar ıslaklığında bir yakamoz, bir yıldız sağanağı, sökülen fırtınalardan kopan kasırgalara..
-bilsen, ah bir bilebilsen; gözlerinde acı ve hüzün rakkas ederken, görürüm, gönlümde görüştüğüm, çektiğim bunca sızı.. görür, görünür bu yaşında kızoğlan kız göründüğüm hüzün..
-bilirim ve gitmesem derim hem de kocaman bir gitmek varken içimde, gözlerinden gidilmezim.. gördüğün, göründüğün renklerde.. görülmüştür keşmekeş mühürleriyle avuç içlerim öpüle dursun..
-dağlara duman düşer, yüreğim duvara sıkılan mermi gibi çakılır, beynimi dağlara atıp koşarcasına.. rüzgara, buluta çarparcasına..
-aman ver, düşman da bellese seni, düşman etme sen, bilme.. geçmesin bundan sonran, dursun zaman..
-gülüşün dehşet güzel.. oluyor, olur elbet, olacak; olmalı.. olursun çünkü olacak olansın, olmalısın..
-şımarır yanağında gamzeler, bilmesem yani utanmasam ve utanacağını da bilmesem, öpesim var dudaklarından.. öpmek istesem..
-benim de isteğim var ve böyle her şeyi de bilmesi yok mu senin.. daha çok edersin, koşar adım gelip öpsen, öpsen duraksız.. dur demem, durma desen ve öpüşe kalsak senle ben..
-bilmek acıdır derim, ne biliyorum dersen; bilmediğim bunca şeyi bilmek uğruna edindiğim dövüşte, bilgimin acıtan yanım olduğunu öğrenmem..
-hüzün, sen niye böyle bu kadar hüzünle, hüzünlüsün.. hüzünle yatar, hüzüne doğar, hüzün doğurursun..
-tabii olduğum, tabiatım hüzün.. doğdumsa hüzün, doğuranım da hüzün.. doğan, başlı başına up uzun bir şey ki kocamandır hüzün..
-bilinesi olanlardır bileceğim, bildiririm nasıldır ama bilendikçe bildirir haddimi, hesabımı ne ederim.. bilirim sonra..
-kim o, bir yel mi esti.. üşüdün mü, yele mi tutuldun.. dudaklarında kıvrımı gölgenin ama ben değil bu gelen..
-BaA.. bilir elbet sen olmadığını da, aradı birden.. arayan evet değildin, sen olsan ne değişir desem..
-BaA.. inan bir kitapsa, BaA kitabın her sayfasıdır.. ben olsam, eksiksiz olurum yoksa anlamı kıt kalır gelmenin..
-biliyorum, kitap ne kadar kalınsa değil nasıl bir bütünü sahiplenmişse, tümüyle bir olabilirse, işte bütünlüğe de ana diyelim..
-işte öyle ve ikisi tamamlar çocuğu, evet çocuksa bütünler hepsini..
-nasıl birleştirir bu cümleleri sen, bunca cümlecik nasıl bir cümle cihan eder.. sen bir ülke kadar, bir ülke gibi ağır yaralı mı yürekten..
-cümle cihan zaten ordalar, her biri birer cümle ancak eder.. seni bekler, güzeli.. güzel görmenle, senin bakmanla birer tümce ancak eder.. anlam olur.. yoksa sadece kelimeler, kelimedir..
-sustu ben, bu beden sende yiter.. biter daha başka da ne varsa diyecekleri, gitti gider..
-susma ki katliam olur susun usuma.. kar yağar sonra üstüme.. ateşten güller taşır yüreğinde, her bir kor birer kardelen.. göğsünde sakladığını acı ile yara diye yamalar, tutmaz ama..
-oldu mu, olsun.. olur.. susman da güzel ama susma güzel.. susmadı bilirim ki esasta konuşuyor da, konuştuğunu bilmeden sustuğunun dilini bilemem.. önce söz ol sonra isterse son sözüm..
-senliğin benliğini sever de yeter mi bu ikimizin bir gölge etmesine.. yetmez mi kelimelerin mana kaybettiği, tarifi imkansız yere varmamız ve sonra sormadan iletilerin tıkandığı yerde olmamız..
-kalakalırız birbaşımıza, bir başımıza ama yapayalnız.. ne sen olursun olduğum yerde, ne de ben olurum vardığın yerlerde.. sende bir ben, tek ten ben; bende büsbütün sen bir ben, bir beden eden sen..
-kendimiz olur derken benliklerimize varıp ereriz kendimize.. seninle ben, bende senle.. ama olmasın ne sen bensiz ne de kalayım ben sensiz..
-ben diye bir olgu yoktur, oluşum senle.. sende olagelmiş bir söylentiyim.. dile gelmez, dilden düşmez.. sendedir, senindir her şey.. kendine bakınıp dururken sen, beni düşleyip düşüncenin peşine takarsın..
-Folon.. işte öyle bir yerde, işte böyle bir şey.. aniden sen, birdenbire olan ben.. anlarım ki gördüğünün kendin olduğunun bilincinde, o saf, çocuksuluğunun tesiriyle.. en temiz duygularının terkisinde..
-saç örgülerin açmak istesem, otuz yıl aradan sonra bu günleri ansam, desen ki ben, derim ki hep tek derdim, sebebim, keşkem sen.. Folon..
-derler, derler ki kan olur, kanım aksın.. kanlar utanır, kanlar uyanır.. sular durulsa da sudan yoksun kalır.. nehrin derinliğime aktır, debimi sıfırlattığın noktama katıl.. kanıma gir, kütüğüme katıl..
-nehrin denizimdir, derinliğin yüreğime sınırsız bir kurşun sesi işlemiş gibidir.. bir ıslık sesidir.. ney olur, ah olur, vah desinler halime, halim eyvahlar olsun.. kıyısız bir deniz olur..
-kıyısız denizler hangi sonsuzluğa gebedir.. derinliklere.. oşluklar ayırır.. aynıdır her adası, her aynası aynı gamın kederini yansıtır.. sensizdir, ondan bunca soluk, boğuk, körü körüne yol alır..
-uzaklıktır çoğu yerde, çoğu yerinde uzağına adım takılır.. tadım, insan gözleri kadar pasaklı ve rezil.. hatırı sayılmaz, hatırlanılan bir leş kadar hatıradır.. gecenin sessizliğince serttir denizleri..
-sıcacıktır elleri, yalnızlığı elleri kadar kötü değil.. çoğu yerde ankara bildiğini şaşırıp kalır.. ankara bile bu kadar temiz, bu kadar masum değil..
-dağlardadır gök, uçaklar indikçe dağlara gökler insan.. hep aynı göğün altında apaçık, koşturup durmaktayız, uçurtma uçurtmakta, güvercinleri vurmakta.. yalın bir yalnızlık kadar yalansız kalabildik küçümenim..
-bir var, bir yok olmak kadar.. kendimizi aradık, andığımız türkülerde yaşadık bir bir.. bulmaktır sevmek sandık, bulamadık sevdiceğim.. kaybolan sevdalardan da uzak, kayıptık birer birer sebebim..
-hatırası olduk birlikteliğimizin, birbirimizin unutulmak nedir bilmeyen dokunuşları..
-kendini bulan, bulunuyorsa sonsuzluğa kurban olmalıdır derdin.. derim, diyorum ki unutulmak daha acıtır çünkü unutur insan..
-bulunamıyorsa zaten ölüm kurtuluştur, bulabilmek için yaşanılır.. yaşlanmak için mi yaşamak, yaşanmıyor olduğu için bu kadar ve böylesi varız.. olabilmek için sonsuzluğuyla..
-doğru olanlar, doğruluğudur.. doğrulup başını dayadığı, sakladığın göğüsler.. gözlerinin rengi kadar siyahi, saçlarında dolaşmaz oldu ellerim.. saçlarında şimdi yabani parmaklıklar ardınca salınır rüzgarıyla..
-boş olan koca bir temizlik, temiz denilen boşluk değil derinliktir.. gönül ister ki göz gösterir..
-hem özlem, hasretlik denilen yağız mermi.. vurucu darbesini, en öldürücü bir hamleyle savurur karartıp.. yağmur ve okul çocuklarının sesleri karışır.. evlerde ışıklar yükselir, aydınlık olur resimler..
-yorucu resmedilmiş gençliğim, yaşamak gibi eski bir resim.. ilk diyeceği söz ne olursa işte öyle, son söyleyeceğini diyebilecek kadar gökyüzü rengi.. üzerimiz alabildiğine gecenin, uykusuzluk zaten geceler gibi..
-özlemin dilinden; özlendin, özlemdin.. özlemek güzel ama zor ve özle bu yüzden.. şarkıları dinlerken, incinirken, incitmeden.. bitirmeyi bilme, balayacaksa çok derinlerde, eskilerde bir yerlerden..

yetişemeyeceksin ki bitmiyor, yol bu ve gitmek esas

16/9/2009 (Kategori: Belirtilmemiş)

Rüzgarın perdesini yırttılar, aklımda ne kadar çocuklar, çocuk anıları varsa işte ordalar.. ordan, işte okadar sızdılar, girebildikleri kadar değil ama..
Düşlerimi bir bir rüya diye yutturdular, ne kadar hayal ve umut diye beslenilen o aç çocuklarım varsa, birbir üçüncü sayfa haberi oldular..
Ses bozuktu da tını hiç değişmeyen o tinden gelmedi mi, kanımda ne kadar çıktıysa o derece suçlu bulundu yanlarım, özgürlük ve barış diye bulunanlar –asi ve anarşik ve proleter diye tabire kurban verilenler..
Kağıdıma, mürekkepten mi sızdıklarını sandınız..
Aklıma birden gelmedi, aklımdan geçti işte ve söyledim diye..
Boşluk diye sığdırılmış ne denli sıkışıklık varsa ağaçlarımda, dallarım işte okadar ağır çekimlisiydiler..
Benimde birbir bastırdım sevmeleri, kendimi tabii kıldımsa da olmadı hiçbir yıldız tanesi, yetmedi bir deniz yıldızı etmeye..
Resimlerde, o hep arkada ve ürkerek duran çekimserlikte, istenmeyen gibi duran, korkan ama umutlu ve içinde hep bir ‘gelecek’ diye beklediğinin beklentisinde, avunarak ağlayan bir büyümekle..
Olsun, bu da gidecek gibi bir bitişle..
Olacak işte okadar çünkü bu da deniz, kumsal yoksa da güneş ve kayalara üşüşen martılar, diplerin keşfedicileri karabataklar kadar bir çok yığın insan; insanlarla..
Urfa birden uyanırdı sanki, Diyarbekir ağlamaklı, sanki aylardan da ramazan ve her şeyin bir sevmekle tüketildiği, tükenmek nedir bilmeden içilen sigaraları bir bir izmarit diye yoplayıp birikirken ama eksilmeye yüz tutmuşken umutlar, kahretmeye başlamıştık çocuk masallarına.. inanmıştık çünkü ve inancımızı ondandır hep eksik, yitik yaşamaya başladık hatta öldürmeye..
Ne bilsin bir İstanbul, Diyarbekir ‘de deniz olmadığını.. İstanbul ‘da hadi yine boğaz var ve köprüleri ama burda hiç başka yerdeki gibi bir kar öpüşmez toprakla.. ayıpsız, günahsız sevişir  toprağıyla.. kayıpları bu yüzden midir çok olur Diyarbekir ‘de yoksa.. yoksa niye?!
Bir tarih yazar gibi sokaklar çünkü sokak diye anılan insan ve insanlar gibi olası sokaklar, olması zor ama olacağı da en az olmayacak gibi görünen gzergahlar ve çıkmazlarda insan.. kaldırımlar ama yolcu olan insanlar, kavşaklara varılır mı yetişmez belki de ki bilinmezim ama hep bir geçit gibi durmadan dudaktan başlayıp kaşından, kirpiğine, gözleri anılan..
Bir koca tarih sandığın surlar, sırlar dolu diye hep kulak dayatılan ama asılanların tek şahidi olanlar; önünden bir zamanlar nehir de akardı hatta Amida  ve Zeynep de gelmişti buralara ozamanlar.. ne bitecek bu böyle ne de başındayım hayatın, ömrüm bir dem sadece ve bu böyle sürecek hep dem.. sanma ki dem bu dem ama yine de zorlanan her sırrıyla yükselecek olanların başında gürültüler, sesler, çocuksuz insanlar, çocuksa ağlamaklar ama kadını da vaveyla kadar..
Vardiyasıymış gibi çıkıp çatılarda, baba korkusuyla içilen sigaralar.. bağlama çalmak için parçalanmayı göze alan parmaklar, hücrede duvarlara adını yazabilmek için mecburen dil öğrenmede şu an ve Türkçe ondan belki de bu kadar büyük bir dil hala..
Kime dersin ki hapishaneleri olan ve okullarla birlikte kurulan, en az da okul sayısınca mahpushanesi olan bir ülkede ne beklenir ki çocuklardan.. analar ana olabilmişse bile ne ala, babalar piç kalacaklar, babasız olmayan aç kalmayan varsa; yalan!
Herkesin tutturduğuna, senin de doğru demen ve benim doğrultumda kendini tutulmaz, durdurulmaz bırakıp gitmen.. ne demek, bir avuç suyu ayakkabından içmek; bilmem!?
Ben derim ki müzik dinleyerek, sen Müzeyyen ‘i benim dinlediğim Bülent ‘e değişmeden, belki de değişerek ya da inatlaşarak, dinliyor gibi görülmek istenen –göründüğü gibi sanılmak hatta öyle anılmak için dididen –sadeceyse g*tünü, g*tten saymaktan..
Nehir yatağından kayar, düşen bir çocuk gibi, zemin sağlamdır diye değil ki dünya dönse de hareketsiz hissedilir ve hem dünya denilen kübik zaten de dönme dolap.. ey üzerinden su akıtan tüm nehirler, kaydırağınızda yüzdürdüğünüz ne kadar yağmur  varsa hepsi ancak bir deniz eder, bir insan, bir gülmek olmasa da dalıp gitmeler onlardan sorulur bir zaman sonra ve bir zaman sonra dalgalar, bir zaman da gelecek ki helak olduğu gibi su, helaka uğratmayı da öğrenecek..

güneşi, ayı ve gök ile yer arasında olanları
içindekileri ve dışında kalanları ve uçlarında
hepsi insan, hepsi aynının bir başka ay ışıltıları
her şeyde madem sen, niye gitmek var söyle
hepsinde bir adın kafi geliniyorsa, neden eksik
bunca söz, dil, ses, yüz, gün ve olay, rüzgar sus..

ışık diye aydınlanan yüreğimse, aydınlatan yüzün ne diye
nedir ve neyin ne olmadığını bile bilmeden bunca bilge
nasıl olur da bir ışıktır, bin yıllardır sırrına erilmez
en erilmeyen ey, sen bir sen olabildinse ne ala ama yok
nerdesin diyecek acizlerden değilim, kimsesizliğinim sadece..

hangi söz vardır ki yeter, yetmedi mi daha
hangi kitap seni atfeden, senin olan bile eksik kadar
voltada söylenen türkü gibi, derinden işleyen ama namesiz manalar
efradından, eşradından kim varsa hep birden
bir ben edebilmezlerini öğret onlara, hep birden edeli sen

ey hep sen sen diye inleyen dilim, kendinde misin
beni bilmeden bende yokluk var diye inleyen, ben ne kadarım bilmeden
düşünmek yetseydi yedi cihan ve yedi cürmün öncesinden
neden hala sırrına erilmedi kamilin kendi kemalliği
bu yüzden habersiz bırakma kendini benden, beni kendinden alma!

sırrın vakıfım ama yetmiyorum kendimi gel, ol ne olur
yoksa ederim bir hiç de ben bunca çok şeyle
kendi suyumda boğuldum, özüm kusur da vakıf mı değilim daha
yoksa bu olanlar, bunca ettiklerim zayiden başka nedir...

yağmur insana, toprak ve gök ve tüm doğa olayları gibi
insan bile insana bunca çok şey geliyorsa da senden
seni, sen diye tarif eden şu acizliğimi de hoş gör
böbürlendiğim olursa horla ama hortlayan gölgem olma sakın
sakınıyorum aslımdan, asla bir ederim yok bu yüzden kadarsızım
kaderim sen ol bahtım sende çizilen nevala kasaba olsa da sonu

yüzünün hiçbir yerinde yoktur perde, her yerin ayan da gözler kör misal
ve hiçbir perde kapatamaz yüzün, her şeyinle sen bizde ama ben acizi
ve yüzünü bulamaz hangi örtü kaldırılsa da senin, sen hep bizle..

insanın insana etmediğini bırakmasa da, dağ -taş bile okadarını etmezdi
etmese de ettiğimizin bir hesabı var diye ne mutlu seni sevene
senin ve hem de benim; cürmüm benim cefan da olsun, sen de olsan keşke

izmir bir uzak diyar sanm, beklemeyi bil, geleceğim
ankara nasıl denizsiz kaldıysa ama iklimi sen kokulu
işte öyle, notalara basarak geleceğim, kalemimi kırsınlar
kelimeleri satıp, tüketip, eksiltip geleceğim
birazdan yamacındayım, don tutmaz tenim, yağmur ne ki
biraz daha kurşun dök, sık geceye karaca
her an ve işte o dem gelecek, gülüşeceğiz
bir zaman sonra, bir zaman daha, dün seninle öleceğim!..

bir daha izmir diyerek, dinlemek nedir ya da kim, bilerek
bilmesem de isteyip, öyle davranarak duraksız sahanlarda
yürüyor olmak var şimdi, yürüyüşün kübra'sını bilmeden
bilsen de istğini artık son koşul diye sürerek
birazdan yürüyecek, gülmek gibi, gülerek yürüyecek..

dalarsın, kulaç atmayı bırakarak dalarak dipleri boylarken
uçarcasına yüzersin bir yandan, bir de bakarsın ki ansızın
varılacak son nokta sandığın yer, baş ucun ve yol biter ama
öpmek için yanan dudaklarına, susamayı öğretircesine
susmak için eğitirsin, eğilmesin diye başın
ne duyacak bir damlan kalır ne de dinleyecek tini bilgenin..

uzuvların okunur, sırasını şaşırarak ama karışmadan kavgaya
gözlerin, dudakların, kaların, dilin, kirpiklerin, burnun...
..niye başlagıç illa ki gözlerin, gözlerin terk edilmişliğim oysa
gitti gibi bakar, dalgın, uzak, uzun bakan, karaca gözlerin!
parmakların, dağ dağ olmuş sıralanır, sınırları çizilmeksizin
parmaklarından ellerine barikatlardan kurtulunarak varılır
parmakların parmaklarına karışır, kanıma bulaşır gibi katışır
parmakların dolanır, gezinir, bir uçurtma yahut bir zangoç da olur...
niye bu kadar çok parmaklar, iki elin oysa..
bileğinden kan sızar gibi atar damarın, akar kanın
gözüme hep kanların bulaşır, dokunduğum yerden bulaşır
dağ dağ yükselir, Allah -Allah der gibi başı yukarılarda
şehadet getirir gibi, nidaları yükselsin diye parmakların...
ayakların, prangaya mı vurulmu yoksa halhalla mı tutulmuş
kınalı, ojesiz parmakları ayaklarının..
fonu yok, fetişist bir ırkın mümessiline adak misali
suya girer, sudan çıkar, kurulanır, ıslak ayakların
yıkanan, koşan, seken, duran, her şeyler sanki ayakların...
kollarında mührü peygamberliğin, kollarımda göz yaşların
terk edilmişliğin, gitmelerin, dostun ya da hasmımın yaşları
kollarım ki dünyayı kuşanır gibi açılan, kuşatmadan fire vermez
her şeyi kaplayan, kapattığın memelerinde kolların
kollarımda sen, alabildiğine her şeyinle ve çırçıplak tenin
bedenimde ter, sen.. terimde misk, sen.. alnımda secde,
yüzüne perde inen ben...
dört yanın bende, her yönüm senle, her şey böylece
işte bizi, böyle bizimle yani bizi böyle..
görmek haram, duymak kıyamet, söz söylemekse tamami yasak;
tek doğru, sade birlikte olmak!..

kapı açılır, kapılarım ardında sen
içeri dolar gölge, içerde kimsesizliğim
başıma üşüşen yalnızlık, içime oturur çaresizliğim
en kıymetsiz halimle, en vahim ölümü yaşarım
Diyarbekir -Batman yolunda asın beni gömün
ellerim, saçlarım, tırnaklarım kınasız olmasın
ayaklarımda yırtık, püskü bir teki yok çarıkla
kefensiz, topraksız, kuytu bir taş sahanlığa katın
ne karıncaya ne de uçan kuşa hayrım dokundu bunca yaşım
layık mıyım ki girebilmeye cesaret edeyim, hangi akla hizmet
biliyorum, toprak cesedimi çürümüş, kokuşmuş viranımı def eder
ne ölümden terk olayım, senden olduğum gibi
ne de ölümden eksik kalayım, aşktan kaldığım gibi
bütün sınıflarda hep haylazıydım oyunun, okullarda ilk adı öğrenilen
adım duyulmasın diye isimsiz kalsam da bir lakaba dayatılan ömrüm
keşmekeş, kısa çöp, yanık kibrit, örümcek ağında meze, çöpte artık...
gelip de baş ucuma çömelip oturan bir senim, kimsesizliğim olmadı
ne yalnız kalabidim, yalnızlığımdan ne de yalnızlık bende olan
olmadı, hiçbir şeyi hiçbir şekle bürüyemeyen ben
doğru nedir, gerçek kimdir tanımayan kimliksizliğim
en ruhsuz, soysuz cinnetimle yakıp terkedişle siyanüre adak verdi
cürmüm ne ki, şair yanımı...

kalmadı;
kalan, ne cevizlerim ne bilyelerim ne çocukluğum
kaldım, ne senle ne sensizlikle ne de sen diye
kalın, bir çizgiyle bin duvar örtüyle bulutsuzlukla
kalmadı hiçbir ses, yağmur da yok deniz, su da
kalan, sadece bir avuç hiçten başka!

vuslat sandığım yerde yangınlar, alev var
suyu soğuk ateşler ortasında ülkem var
babamın öksüz kalışı, benim babasız piçliğim var
anne nedir diye sormalarda, şefkati bilmeyenlerim var
hasreti hayat diye öğrenen, sevgiyi bilmece sananlar var
ölümü ve öldürmeyi yaşamak gibi mecuriyet bilenler var
inatlaşarak, köklerine baltaları saplayanlar var
ne dününden haberdar ne de yarını bekleyenler var
nasıl bitecek bu gün bile diyen gözlerin çukurunda
alabildiğine hüzünlü yaşlanmışlıklar, daha çocuk büyükler
ve hiçbir şeyin olmadığı bu yerde, yaşı erken aşklar var!..

odamı volta sanıyor ecinniler, bir alnıma sonra ayak uçlarıma çarparak
dönüp dolaşıyor içime sığınan militan,
her ülke kendi dünyasında mülteci artık ve her martı
uçtuğunu sandığı denize düşüp ölmenin ömrünü kısaltarak
tüm insan eliyle olmuş olanları yıkmak için
kendini yıkmak için, en büyük düşmanı yaratarak
insan, insanı yarattığını sanıp
canavarını beslediği bunca ömür, törpülediği hayatı olduğundan habersiz
yarın için çok geç bir vakit var, bu günse sadece ölmek var;
o da sorun ya, ki ölüm zor zanaat artık yarim ömrüm
ölebilmekse mucize bunca ölümlüler, ölenler arasında..

evet, sen senin -ben de senin-
her şeyi, sen derim
herkesi, senden gelendir derim
hepsi, seninledir derim
hep sen diyeninim de
tek sen etmez hiçbir benim!

artık vakit tamamdır, darda olan kaç bin yıllık ömür varsa uçsun
varlığıyla yeşeremeyenleri, yokluklarında koltuk sahibi edenler
bu gidişatın değişmez neferleri, elementleri, dişleri bu dişlilerin
çakrığı bozuk bu düzenin, kırılan ayağına kağıt sıkıştırmak yerine
ateşe verip yeni baştan bir değirmen kurmak vakti, herkesin diye
herkes tek elden, sahipsiz bir yelle, sahibi oldukları sularda
olanca susamışlıklarıyla, tüm mavisi -yeşiliyle doğanın
ortak malı olacak, devlet olacak, ülke olacak
kominizm -proleterya -enternasyonalizm ve hatta islamizm denilecek
artık anılacak bir şeyin kalmadığı, her şeyin olacağı bu yerde
yokluğu terk ederek, tüm kovulmuşları da ekleyip geleni buyur etmek
gelen düşman değilse sofra kurmak; düşmana savaş değil, gül verip uğurlamak
kötü söz dahil tüm kötülüğümüzle, kötü yanımızı istememek esas olacak!..

ne kopabilirim senden, ne de bırak diyebilirim beni iyiliğime bile olsa
ne bırakabilirim seni, ne de koparıp atabilirim iyiliğime bile olsa
ne ayrılabilirim senden, ne de ayrılık var bu sevdada diye git diyebilir
ne ayrılık edinirim senden, ne de ayrılmak pahasına konuşur, susabilir
yapıp -yapamayacaklarımı unutarak, her şeyiyle şu anı yaşamak var
ve olan her neyse ki onu bile terk edebilerek,
sevmek için yanmak -yaşamak esas.

düşünürüm de, düşlemek eldeyken, düşümde seni düşlerken
düşüp kırılan en yalan, her anımla acıyan bir yaram
içime akıp, dışımdan kanamaya başlayan
o kocaman göl, şu küçücük yaradan
ne beni var edebilir yokluğumla,
ne de seni yok edebildi varlığımdan
bütün tümleşiğimde ebedi olanım, varlığım
aynada aynı gibi durduk her kendimize bakışta
ayrı olmak zor değil de zamanla geçer elbet
ayrılmak canımı yakan.. ayılınca sensizlikle çarpışarak,
yüzüme eğilişin, saçlarının savruluşu, üzerime dökülüşün, öpmelerin yerinde
kocaman bir boşluk beni avutan, korkutan, uyandıran...
o zamanlardan kalma ne bir anı kalan ne de bir an şimdi yaşanılacak olan
her gün aynı yinelemenin deviniminde, senin gitmelerine gitmelerimi ekleyip
kendimden gidecek bir yer bulamamacasına her yerden kaçarak
her şeyin beni terk ettiğini düşünerek, kendime ziyan ömür dilemek.

unuttuğum onca develan içinde, yok burgacıma sarkaçlar indiren tümce
hüzünler, hep en derinlerde, en insanca sevdiğim..
bir kadın mı derim, kırkını geçti mi diyeyim
yirmisinde ana, on beşinde çocuk mu olan
yok be güzelim, sevdiğim..
bize kalan, konuşmak -yazabilmek varken bile-
susmayı bilerek ve bileyerek sabrımızı, nedir bilerek her şeyin
bizi bizle, bizde var edenin aksine; kendimizi, kendimizde yitirmek.

Aşk derler, hüzün derim; hüzün derler, aşk bilirim..
ne bilendiğimi ne de bildiğimi sayıkladım,
itiraflarım tiksindiklerimden ibaret değil
sevmeyi de bilirdi lakin ölmek de varmış, gördüm..
zamansız çok dost yitirdim, ağırladım, uğurladım
kapımı çalmadan da giren oldu, kırarak da
açık olmasa da hiçbir gün kendiliğinden açıldığını da gördüm
birden değişiveren fikrim gibi, gelip -gidenim gibiydi her şey
vakit tenhaya çekilmiş, sorguya tutulmuştu da kaçışıyordu sandım
kalabalıkları yarıp arasına girdiğim gibi
kalabalıklardan arta kalıp yalnızlığa daldığım da oldu
sıyrılıp attıklarım kadar sıyırıp katılmışlıklarım var
ay misali, ışığı var öte yüzü karartılmış sanıldım
güneş olsun olmasın ben yerimde ama gözlerin görmeyeceği boyuttan
perdesiz, örtüsüz, gölgesizdim de anlatamadım dillendirdiğimi
mevsimim de yok, yağmurum da.. güneş de ben oldum, bahar da bendendir..
ayazları, sıcaklıkları, ılımanları ve kışlar hep tadımda saklıdır
sararan bir yaprak da ben oldum, soldurup dalından kopartan da
hiçbir şey yok ki haberimden uzaklarda kendini yaşasın
her şeyi kımıldattığım gibi yerine de çakanım
rüzgar benim, toprak benim, gök benim...
deniz benim, nehir benim, su benim...
bir avuç suda görünen yüz benim, bir koca deryada yüzen dalga benim..
olmayı oldurduğum gibi, olduğum gibi
yokluğa erdirdiğim gibi, yok ettiğim gibi
yok olmak da vardır ama ben yine de hep varım
ne benimle edebilir bir güve, ne de bensiz yaşaya bilir kelebek
ne kozalar vardır ki bana ermek için büyüyen
ne kozalar da ateşi ben bilip kül olmak pahasına gelen
yürek benim, çare benim, umut bendedir...
umutsuzluk denilen o korku, çaresizlik sanılan o kaygı...
her canda ten kadar ruh, her bedende bir okadar göz benim
ne sokağım bulunur ne ülke bilinir
her şey bir bendir, bendendir de bilinmez
herkesin gördüğü göz benim de
herkes gözüyle gördüğünde beni bulamaz
benim olduğuma inananamayanlar, iğne deliğinden sorsunlar beni
bana inanıp da göremeyenler, göğe -gökte aya ve güneşe bakınsın
en zerrem, külüm yetmezse bir kavme
ne kavim bırakırım ne de can
her şeyin bittiği o yerde, kurulup makamıma
sizleri soframda meze diye, evirip çeviren de benim
var ettiğim gibi yok eden de!..
ben, ben 'im -Sen 'im -Sen 'inim -Biz ve Herkesteki her şeyim; hiç 'teyim.

piç etmişim onca şeyim; piç olmak nedir bilmeden!
piç edilmişim onca şeyle; piç olmak tek olmayanım!
piç dildim de piç olmadım.piç 'im.

meyhaneler -kerhaneler doluşmuş
kadınlar yanıyor -aşklar ağlıyor
biri var burnunun ucunu görmez
biri var burnunu beğenmez
birileri yolcu olduğundan habersiz
birileri yola çıktığını bilmez
bir yerlerde hep bir şeyler var
bir şeyler hep bir yerlerde
ne kadar durdurmaya çalışsak da
dünya bu dönmeye mecburiyeti gibi
kirlenmişliğe yüz tutmuş bir defa
bırak desen de bırakılmaz, bıraksam da
büyüklerini yalanlayıp en yalanlarını büyük sayarak
ne bildiğinden habersiz, hiçbir şeyi ya da her şeyi
bilip -bilmediğini sanarak...

niye sanki hep birileri veya bir şeyleri
Tanrı diye atfedilen babamı bile
beni yaratsa da ikinci sınıf insan annemi
ne de geldiğim yerden gelse de farklı kardeşleri
dokunup bakıyorum camdaki gözlere
hayvanımı besleyen yüreğim mi
yüreğimi besleyen bir hayvan mıyım
bilmeden veya bilgeçlikle, bildiğimi sanarak
hep o çucuğu döndürüyorum evire çevire
ya bir ucundan başlayıp sonuna varıyorum
ya da son dediğim yeri baş sayıp sona koşuyor
evet ama hep aynı sanılan bir doğrunun
çoğulunu boyutlandırıyorum..

her şey geldiği gibi gidiyordu
suyun akıp gittiği gibi sanmıştım da
su sadece akıyordu..
her şeyse gitmelere koşuyordu.

beklemenin ne denli bir fransızı olduğumu bilmeden
zorluğunu tahminime sığdırarak ama tutmadan
birazdan, biraz daha diyerek kendimi avutuyorum..

burdan -oraya kadar yürüyordum sadece
uçuyor gibi değil ya da koşar gibi
sadece yürüyordum okadar..
İstanbul denilen bir yerde
bu yeri de ordaymışım düşüncesinde
kayıp düştüğüm yerlerin hesabını yaparak ama
koşma ihtimalimi hesaba katmamanın güveniyle
sadece üşüyorum..

ne kadın ne de erkek..
ne bir kız çocuğu ne de adamlar..
aynı göğün altında, farklı ve fark olmanın paydasında
bir çok yığınların parsellenmiş tarihi var..
saklayarak saklı kalanlarını, yamalarının görgüsüyle
örtü kabul etmeden ama perdesiz de pencere istemeden
sevişiyor; ev, araba, sokak demeden..
dinlemek belki eski bir anı, öyküsü ölmüş
ne kadar sahte yapımların imzasını taşıyor filmler
bu yüzden mi yoksa sadece müziklerin, fonların tesiriyle
uçuk aşkları, ruhları, insanları anlatıyor şairler..
yazanlar, kendilerini unutarak iz sürmede!

güldüğümden korkma,
gülmek bir uzun hava sadece
kavalında deliklerine tiz basmadan
vokali ne su ne yağmur ne de rüzgar..
güldüğümde korkma,
büyüyorum sadece, olan hepsi bu
belki yaşamaktır büyümek
çocuksa eski bir anı sadece..
güldüğüm korkma,
sadece güldüm, okadar.
gülmek yasak ya da katliam;
sevmek ya da delilik diye düşünmeden...

boşalmanın, direnmek kadar olduğu
herhangi bir şekilde, hangi haliyle olursa da
tatmin olarak ayrılıyor insan, vaktinden sonra
olsun.. hep bir tüm olmanın bütünüydük hepimiz,
sadece bilemedik neyiz, niçiniz ya da neyse işte..

fonu kuvvetli, sözleri tesirsiz bir eksiğin tabiri
susmak daha makul gelirdi ya da bir ıslık sadece
yok diyeceği madem niye varsın burda, hem de böyle..

kokunu yaladığım anda, kulağım ıslak kaldırımlar
ne Işıl olabiliyordum ne de Şehnaz, Zonguldak akşamında
yollar her bakıma İzmir oluyordu da kimse Banu edemiyordu bir bakıma.

söyleye bilirdim, evet; ama diyemiyorum işte..
söylediklerimle yetinmeyi bilmedin,
söylediklerimdi aslında zaten ama sen,
susmak anladın bunca titreyişlerimi..

çocuklarım dayaktan sevilen bir soy kütüğüm
ceylan derisinde ilanı aşk edilmiş vival
ne tarihi var ne de takvim yaprağı
mavi ile yeşil hiçbir zaman siyahın gölgesine
bir gün olsun ne vararak ne de bularak,
saati soramayacaksın..

saat kaç?
-02.00
...
saat kaç?
-02.01
...
saat kaç?
-02.02
.
.
.
..bu saatten sonra, soracak bir saatim de yok
bu saat sorulacak bir saat değil
bu saatte sorulacak soru bu değil...
kaçalım mı bu saat?
-kaçakçı, kaça(ma)k saati değil, saati kaçırdık zaten!

ne yeterim, ne yetindim bunca asır
yıldızlardan evvel, zamandan öncem var
yananlar içinden yangınlar edindim
susan lal misali dillere inat kasırga gönüller
okadar biliyorsun ki konuşacaklarımı
sustuklarım ondan,
biraz daha oturacak olursak
ne Taç Mahal kalır ne Kabe ne de kıyamet;
her şeyi yerinden söken sevdam, yıktı alametimden kalanı
onca -olanca müşriklerden bir nefer değilim bil,
Tanrı 'na diş bileyen dinsizse bir benim..

dile gelmeyen sözler kaldı,
sözle gelmeyecek bir dilde,
yüreğimin yakılmış uçlarını
bana gelecek duraklarımı
senden gidecek hülyaları barındırıyorum...
çağırdığım seni, sensizliğime bağırıyorum...
beni kendime, kendimi kendimle bağlıyorum...
dağlanmaktan değil öylesine, sadece ağlıyorum.

vazgeçtim yaşamaktan, bu yüzden ölmedim
bu yaşıma kadar geldimse ondan
sen izlediğim bir filmde bir roldün sadece
bense yanında uzanıp uyuyan, izlediğin
ne güzel bir düş kurabiliyordum, uyumadan da
bir düş kurmanın harcını acılardan almak olduğunu
acımı anlatmamak pahasına yaşıyordum
biliyordum, sen de bir şeylerini ama
ben diyemiyecek kadar bir dağ oluyordum
denizin doruğumdan çok uzaktı ve içimde yangınlar
volkanlar besliyor, büyütüyor yanıyordum
bir yanım keklik sesiyle karaca
öte yanım her bakıma cehennem kıvamında ama
her yönüm, bir bakıma uzak demek oluyordu sana..

ne bu gün ne de hiçbir gün ama gün bu gündür,
işte bu günümde adımı anacak çığlıklar, ağlamalar
bir ananın ya da bebeğin seslenişi kadar..
dinliyor, diniyor, dinimden oluyorum..
diliyor, deliriyor, deliniyordum!

çağrılıp unutulmuş kaç mektup varsa ama gönderilemeyen
her birinin sonunda selam söylemeler vardır ya
görülmüştür diyesi eksik olmaz bu yerde olanında
eksik bir isim varsa, bir uğurlama vaktiyse
evliyse ve hasretliğinde çocuğu, torunun varsa
oyalanmak nafile ama yok başka çare
kimisi oruçtur, kiminin aklı artık şimdi namazla
herkesin yapıp düşünü kurduğu bir gemisi vardır ya
bir uçurtması, çiçeği, beslediği hayvanatı ya da
gölgemle konuşmak böylelerine bundan tuhaf işte
medet ummuyorum veya dilekte bulunmasam da
Ankara dediğimde, bir anlayan o anlar diye
ve bu bile burda, artık yetiyor bana..

çapraz kürsülerde, bağdaş kurmuş çarpık bacaklarla
uzaklara dalanlar, uzakları anlatanlar, anımsatanlar
bir de uzakta olanlar var şu an bile aramızda
herkes burda diye yapılan sayımlarda adı geçse de..

kimi çocuk daha, kimi kocaman ama saflığı yetiyor
belli ediyor ilk konuşmada kimin ne kadar çektiği
ne çekeceği malum olanlar da vardır ya da duvarı örnek alanlar
susmanın hayattan daha büyük bir bedel istediğini
susmak demek çürütmek demek bilmeyecek gibi dursa da
insanlar, konuşarak ne kadar çok susması gerektiğini anlayacak..

konuştuğundan çok susması gerekecek sonra, konuşmanın ne olduğunu
ne demek olduğunu bilenerek tanısa da, hiçbir hücre evinde
hiçbir şey almadan duramaz, hiçbir şey verecektir ya da
ben, benim ve bu benim diyenler kadar olsak da bazen
hiç birimiz asla bir şey ifade edemeyecektir burda
çünkü herkes en az bir memur, en fazlaysa kendisi kadar
kimliği kadar, zorlukları daha ağır olduğundan sorun olacak
Kürt kalamasak da Türk de olsak, bu ülkede yaşamak bir defa
hayat kendi başına zorluk ve yasak kadar keskin çizgilerle
işlenilen ne var diye düşünme, sen de iş görmezsen yanansın bu yerde..

devlet sığınağı diye devlet kurmalar, devlet içine sığınan
devletler.. öğrenciler, memurlar, analar..
dağ niyedir, düz nerden başlar, bilerek veya bilmeden
başlangıcı hep o okul yolunda olan yani devlet
kendisine cephe arayacak yer arıyor oluyor,
cephe kurmak için yaptığı bu yollarda çünkü devlet
buraya verdiğini nasıl alacağını bilerek almamakta
öğrenci diye sattığını, hain diye sıfatlandırınca
damgasında da Kürt adını bahane edilmiş bulanlar
bunca yığınlar, yüzlerce binler
hep bir vesile yolunu bularak anlatacak bir yol yaratarak
devletine, devlet niyedir ve Kürt kimdir anlatarak
insanı insanca çünkü insan olduğunu anlatacak ve
taş duvarlara, rütbelere sığınanlar eriyecek giyindiği
üniformanın içinde ne hakkını vermekte hem de ayrımcılık etmede
yani sistem diye dayatılan bu kitabe, bir bağlamda kendi eserleri diye
bize yutturulan, okutulan her metin bir zaman sonra gerçeğiyle değişecek!
devlet, çünkü.. ama devlet; ve derken bir de bakacak, geç kalmış olacak..
Kürt ve Türk, ne kadar halk varsa, bütün millet tek elden bir olacak, bin
bir olduğunu bu devlete, devletler devletine, devrin devletine de anlatacak.

Mersin diye çıkılan bu yolda, ışık var diye İzmir olmak
bir şiir diye yazılacak her yazım, şair değilim diye yakılacak
ben kimim, kimliğimden ötürü suçlanınca kimsesiz bir kendim olduğumu
beni sorgulayanın, kendimi sorgulamam için dayatma yaptığını
kendimi tanıyınca, beni anlasınlar diye de silah tuttuğumu
teslim ol çağrıları yapmadan önce başıma silah dayatanların
şimdi eşit koşullarda ama sıfatı farklı bir kalıpla
militan olmanın, örgütlenmenin, devlet olma gereğimden olduğunu
kendisinin millet olma anlayışına aykırı da olsa
onu yıkma pahasına kendimi yaşatma çünkü öğreten böyle olmasını
dayatan sendin bir asır öncesinde, anlayınca belki geç olacak ama
artık ikimiz de bir olduğumuzun, birlikte ya da ayrık veya beraberce belki de
yaşayabileceğimizi ancak en az birimizi öldürerek anlayacak..
7 çocuk, daha çocuk denilecek yaşta, onsekizine bile girmeden
tanıştığı ilk devlet adamının bir memur olacağı yerde,
öğretmenin gönderilmediği bir köyde
komserle, komutanla tanışarak -nasıl tanıştığıysa ayrı dert-
ki muammalıkları ortadan kaldırmak pahasına, devletim diye gelenin
devlet nedir daha bilmeyenlere, asıl devleti öğretmek için
bunca kayıp, bunca kaybolmuş, bunca faili meçhul ve onca oyunlarıyla
kimin olduğu belli olanı, kendi imzalarıyla dayatarak ve mecbur ederek
aslında bizi biz etmek için çabaladıklarını ama yolunu yanlış bir yordamla
zora tabii tutarak anlattıklarını, bizlerin de çok geç bunları öğrenerek
olanca yitik vererek,
gri olmuş gölgemizin siyah -beyaz gök yüzünü
yeşilken toprağın, kırmızı sürüldüğü
dalları sarı olsun diye beklerken, çarmıhların gerildiği
yani bize, aslında kendine bir paralanmanın destanını yaşatarak anlatacak
yanlış ya da yanılmış olarak yaşattıklarını biz geç farkına varıp anlayarak
ayrılığın, acının hüzün kadar büyük olmasa da daha büyük bir ağrı olduğunu
onlar da bizler gibi yanıp tutuştuklarında, mahpushane yangınlarında
köy baskınlarında, kapı kırmalarında, kahve taramalarında
bizlere öğrettiklerini kısaca
bizden de öyle ya da böyle, herhangi bir şekliyle görende anlayarak
ama artık çok geç olarak, barış diye çağrılan, büyütülen umudun öldü(rül)düğü
savaş diye çocuklarına isim verdiklerinde, ne demek olduğunun bilincinde bile
olmadan sürüldüğümüz bu yerde, kıstırılıp ölüme mahkum edilmek istenilerek
artık diyeceğiz ki sırasıyla değil ama zaman aleyhimizde
silahsa silah, bize vermediğiniz eğitimin cehaletiyle büyüyerek
dağda baba olmakla, düzde şehirli amca kalmanın aynı olmayacak dediğiniz yerde
bitti diyecek vakit bile vermen, amansız bir püskürmeyel yakılacak ülke..
yanacağız, bizim için düşlediğinizi kendinizde yaşayarak tadılacak!

dağlar kar altında küçülürken, yağmurla boyumuz uzayacak diye beklerdik
düşündük bir şeyleri sevmeyi ama unuttuk neyi
toplum diye adlandırılanın bir köy olduğunu hesaba katmadan
köylü olduğumuzun utancıyla, köyden gelişimizi belli etmemek için
büyük şehirlerin en metropol yerlerinde, imajını da edinerek
okumayı, konuşmayı ve gülmeyi bile buralara uydurarak
giderek küçülürken büyüdüğümüz yerlerden sayardık kendimizi
küçük yanımız küçücük ama yok olmadan hep bir yerimizde, ağlayarak
arkadaşlar, diye başlanılan boykotlarda eylemciyiz,
eylemin kim olduğunu tanışmak için yüksek sesle bağıranlardan
sokak isimlerini, sevdiklerimizle eşleştirerek
bir şekilde bir yerden başlayıp değiştirmeye
oysa zaten değişen aslımıza göre değiştirmeyi denemeyi bilmeden
uzak kalarak türkülere, şiir diye başlanılan bu yerde
bir uzun havanın titreyişinde, içli şiir yazmaya kalkışarak
yani zaten olanı boyasıyla satmaya kalkışarak
ne kadar olduğumuzun çöplüğünde boğulmaktaydık..

hepimiz, biziz.. biz, biriz.. binlerce yıllık, binlerimizle biz biriz.. diyerek
hangi yalanı saklamaya kalkışarak, hangi kağıda yazılanın hangi dilden geldiğiniz
hangi ağızdan çıktığını bile bilerek, bilmiyormuş gibi kendimizcesini söylemek
ilave eklentilerini, yorumlanılanlarıysa çaresizliğimizden saymadan
bir çiçeği bile boynundan öpmenin inceliğiyle emzirilirken
papatyayı koparacak kadar ağır adamlar olduk, dokunmaya kıyamazken
ne baktığımızdan olduk ne de istediklerimizden caydık
koynumuza yılanları, akrepleri beslemenin ölüm getireceğini
bir zamanlar bildiklerimizin şimdi sırf farklılık olacağını düşünerek
isteklerimizi ne tuhaf bir solculuğa mal ettik..

sana göz, kirpik çizme eylemiyle kağıda sarılıp
cenneti vaadetmişçesine böbürlenen ahmaklığımız çoktur
sen çocuk, ben adam bile olamazken
anlamam hala çocuk olman, saflığının en temiz hali olduğunu
kendimi temyize çekerek, insan bile edememişken adam olmaya aday olarak
aslında ne Allah bilerek ne de kitabemi okuyarak
kendimiyse hafız ilan ederek, okumuşun, okunmuşluğuyla en büyük cehaletimle
kabul ettiklerimi vefa bile görmeden dahasını bile isteyebilerek
nasıl böyle bir cesaretle, utanmadan üstelik
hem utanma hangi haddine, utanan bu kadarına bile gelemezken
utanç bir durumda, sarhoşmuşum misali yüzüme tükürülecek yerde
aldığım alkışlarında şişirilmişliğiyle, ayaklarım yerden kesilerek
bir de baktım, baharın gül bittiği yerde; benden başka yok kimsem..
ne serdarlığım kalır ondan sonra ne şahlığımın tanındığı yerlere düşerek
en diplere çakılarak, yanmayan burnumun sürtüle sürtüle sıfırdan
bir yerinden başlamak gerek ya, kendimden başlayacağım beni bulmaya diyerek
aklı başına gelmişse, açlığı oruç tutarak, tokluğumda gözlerimi önce doyurarak
bu gün olanı paylaşa bilerek ve yarınlara da pay bırakabilerek
bölücülüğümü paylaşımcılığımla değiştirerek değişeceğim..
bir de bakacaksın ki insan olabilmişimdir belki de adam olamasak da,
ne olduğunu bile bilmeden ve öğreneceğim ki asıl adamlıksa zaten bu demek!

evet, kader denilen bir kız çocuğu doğuracaksın, doğduktan sonra erkek gibi yaşayacaksın, kurban veya kahpe olmadan..
yapamayacakların olacak evvela, şiir diye bir umut besliyorsan yaşamak için, donarak öleceksin önce..
gündüzle karışan, kapışan geceni solla, sıralamak evveli zamanda kaldı, gece bir başka olmayacak ama güzelse zaten güzel..
kimsen olmayacak demiyorum, kimse seninle olmayacak, sen herkesle yaşar görülüp hep de uzaklarda, ıssızı tadarak..
tadımlık bir lezzetin, damakta bıraktığı kocaman izi gibi duraksız özlenen ama hiçbirinde de anımsandığı gibi olmayacak..
gelenler, senin gelişindeki yorumla abartılı da olsa ne kadar yine de çoğalmak, büyümek, yücelmek bilemeyecek..
kimse kimseyi burda tutmayacak, yazılacaksa yazı okunacak, söz dile düştü düşeli hakkında iyi şeyler söylenmiyor çünkü..
arkadaş kavgalarında, tutulan sözler açığa vurulacak kadar dem vurulamaz, gem vurulsa da hiçbir cinifrit içimizi çürütemeyecek..
ekilen her tohum sarmaşık etse de, sıksa da boğazımızı, biz de sıkmayı biliriz sıkılmak varsa ufukta..
hiç denilen boş zırvayı hiçkimse anmayacak, kimsesizliğin kimliksizlik olduğunu sananlar, yorumlayanlar, uyarlayanlar yaşamayacak..
olmayacak bir bahane, herkes ne yaşarsa öyle algılayacak hayatı, ders verenler alınan derslerinden hiçbir şey çıkaramadan..
bir gün yine diye başlanılan tüm sonlar yenilediğini bilemeden yinelemek oldukları son durakta viraja gelmeden de ölüm(süz)leşecek..
hiçbir şey bahane olamaz çünkü sebebi ne olursa olsun diye not düşülen hükümler, parafları ayrık olsa bile ceza hükmünde geçecek..
her doğru biraz da sevmekten, sorgulamaktan, söz geçirememekten sanılacak ve biz her şeyi yalandan bir oyun diye uyarlayan..
istediğimiz gibi olmasa da öyleymiş gibi davranarak, her şey herkesin elinde boy gösterse de biz elimizdekini bile atabilecek..
her yerin bir yer olabildiği, dağın dağ olmaktan başka da mekan edemediği, düşlerin çürütüldüğü bu yerde..
doğallığın keyfini sürecek bunca doğal afet varken biz yine de yılda bilmem kaç milyon defa başımızı toprağa değdirerek..
başımıza gelen her felaket bir ders olsun, yağan topraktan, kırmızı bulutlardan, havalardan bile ders alamadığımızdan diyerek..
neyi nasıl sanarak yola çıkıyorsak, iyiliğinden bile emin olamadan rahatımız sayarak, sandığımızı anlamadan..
bulmadığımız bir hata payı yok diye kusursuz sandığımız oysa hatanın zaten kusursuz işlemek olduğunu tanıyamadan kendimizi bir şey sanarak..
biz kimiz ki diyebilecek yerde kimliğimizi törpülüyor bunlar diyerek ırk -dil -din ayrımı gözetebilerek duraksız bir devinimle..
ne siyasete ne de politikaya alet olmamız kalacak, daha başka ne varsa da elimizden gelen, gelmeyeceğini bile bile yapmaya kalkarak..
söz hakkı istemeyi düşünürken, söz hakkı kalmadığını bilmeden, sözün bir hak olduğunu zannederek, sözsüz, sessiz, sussuz kalamayacağız..

Kaygısız, belkisiz, öteki-siz Ceberrut

16/9/2009 (Kategori: Belirtilmemiş)

gölgene bastığım toprak, toprağına düşen gölgem.. kıyamaz gözlerine değmeğe..
ne aşkını, aşkımdan alabilir ne de el uzatabilir böylesine..
öyle duruyordu ve böyle olduğuna inandırıyordu kendini nedensiz..
kendini tanıdı tanıyalı, anlamadığı.. bilmediği, bulduğunu sanan, neylersin..
kusursuz ve en az dehlizinde yongası kadar kurşuna dizilmiş, tutarsız..
kapısı yok bir evde kapıları tutmaya yeltenmiş, yaşamayı aklına koymuş..
oranın neresi olduğunu, bir solukluk yol aldığını, soluksuz kaldığını..
ilkel bir hüzünle, süregelen tüm gitmeleri, ötekileşmiş, kendine misafir gelmiş..
yüzüne sürdüğü gölgesini, eliyle tuttuğu kendisini, diz çöküp kutsadığında..
yürürken kendini arkada bırakışı, kendi başına kendi oyununda idamı oynadığı..
mezesi kendi, sarhoşu kendi, türküsü kendi, hayatı kendi gibi yaşayan..
her şeyin kendisiymiş, kendininmiş olduğunu.. yangınları ateşe vererek..
ormanı büyütmek için kucakladığı ağaçları, sarıldığı dalları, döküldüğü yaprak..
ölebilmek için gecinden, erken büyüttüğü çocukluğundan hayır görmemiş, kalmış..
yolunu bulmak için girdiği her sapağı yol sanarak, aldanışını da bir ışık sayıp..
bekleyerek büyüdüğünü, beklettiklerinin öldüğünün farkına varınca anlayan gözyaşı..
kırık bin aynada bir tek kişi olduğundan afallayıp korkmazlığını, korkusuzca kovalar..
bir kova olduğunu unutup, suyu getirdi diye muhtacı olduklarını sanarak yozlaşan..
lanetini üflemek yerine içine çeker bilmeden, anlamadan kınında kana doyar..
tanrı ile kim olduğunun hesabını yapmadan, ne olduğuna aldırış etmeden kavgalar..
hasretini çektiğine kavuşma uğraşında özlemlere takılır, sığınacak bir bulut bile..
iptilasıdır uyruğunun, uçurumun kenarında mezar gibi, hazır gibi namütenahi bir hakir..
gitmezse olmaz, gidişi umulmaz, giderse belli -belirsiz ne olur ne olmaz..
Sokağın dili(mi)mi..
her zaman binbir masaldan birinden birine düşer, kaydı aslen ve aslı siliktir..
gitmekten başka, gidebilecekken çünkü, gitttiğinden sonra tüm bu gidebildiği kendidir..
kendinden geçtiğini sanır, her basamağı geçende nirvana diye diplerine dalgın kalır..
düştüğünü, dibe vurmalarını, uyandığını sandığı ne varsa boşluktan çünkü boştur..
basına uğramış dağlar gibi, çatışmaları böğrüne yakıştırmış, girilmemiş taşı, evi kalmamış..
bir ev için dört duvarı susmak sanan, pencerenin örs olduğunu bilmeden, düş arayan..
kendine bakar gibi bakındığı karşı duvarda bir uzak rıhtımlar, sahiller, deniz var..
aksi, mevsimsiz, uygunsuz bir damlası gibi hicranımın.. kaldığı yerde gitmeleri dolduran..
deryadil..
mütevekkil..
harabati..
gaile..


"
-Nerdeydin ?
-Gene aynı çocuk değil mi senin aklını çelen ?
- Sorarım ama ben şimdi ona, adı da kendini gibi ceberut, anasının babasının avutmadığı, eşinin dostunun büyütmediği, görür O şimdi..

(…)


Sanki dünyada olup biten her şeyden habersiz, gailesiz, amaçsız
kopuk bir vaziyette hayat ile olan bütün bağları,
henüz bu yaşında ve kendi gibi yani,
kaygısız kaygısız yürüyordu sokakta Nemrut.
Arkadaşı İsmail’in gene o bilindik hengamelerden biri ile boğuştuğunu
ve muhtemelen de gene yanında anasına babasına,
sırf abisi Hikmet’e söz geçirmek istemedikleri için,
dereden tepeden söze girecek, ansızın küfredecekti,
kollarında ağlıyor, ağlıyor da Nemrut’un o kara çehresine
 ‘tehlikeli’ gözyaşlarını düşürecekmiş gibi her an.. "

Milleti eleştirmek doğal haklarıdır..
çünkü çoğu şey yanlıştır onlara göre…
şiddet toplumsal bir uzlaşı aracı olarak lanse edilir genelde sohbet sırasında….

ürktüm, tedirginim, yeni bir şey mi oldu diye, yeni çığlıklarla çağırdın özlemi..
kapanan sigortalar, sönen ışıklar, susan odalarda boş koridor kalabalığı yankılanmakta..
ışıl var, kerbela olsa ne yazar, toprak zaten kan kokuyor, kana kan çağırsa ne yazar..
öfkeyi öfke besler, aşkı ne besler deme, çığlıklar susmayı besler, büyütür mü bu kadar..
geldiğin için, gelebildiğin mucize, gelmek istediğin için, şeyh bedrettin asılınca dem..
özledin mi, sadece bekledin mi, ateş yakmadın mı yangınlar ortasında, alev olmadın mı..
kaçıncı hasret kucak dolusu sarılmak eder, istemez mi birlikte olmaz, bile bile söyle..
bilmediklerimi anlatmak için can atıyorsun, bildiklerini sakınma, bilsem de söyle..
diyebilecekken, söylemek bin keşkeyi öldürecekse, bir gitmek etse bile anlat duraksız..
susmalar ortasında bir çocuk kadar bilmez bir seslenişle, utangaçlığını en alta at da..
demek lafta sadece, korkacaksın elbette sevmeyi bilsen de aşık olmaktan ama aşktan..
izleyecek yağmurun varsa, mis kokuyorsan sırılsıklam, ıslana biliyorsan korkma aşktan..
seviyorsa aklı burda olacak elbet, arkasını dönse de kafası burda kalacak gittiği her yer..
neden korkar ki, bir şeyleri göze alabilmeli, susmayı mesela, bir kaç yıl beklemeyi bilme..
dün rüzgar esti ağladım, yağmur yağdı birazdan ben ağlarım, hiç bu kadar düşünmemiştim..
düşünmeyi bile düşündüm, ne düşündüklerimi anlatamam ama ne düşündüğümü, niçin, nasıl ve..
aşabilir miyiz diye sorma bir daha, güvenmeyi öğreteceğim, aklını çelen düşünceleri döv..
kurduklarını çürütmekse isteğin, çürüdü dün, bu gün yeni bir başlangıç değil mi ki..
elinden tutarım diyorsan deme bir daha, tuttuğumun kaç milyon şahidi var bilmiyorsun..
tutmaya hazır değilsin, olsan şu an bunlarla debelenecek vaktimizi değirmende öğüterek..
ağlama, dağlara bakmayı unutma, uzun uzun dalma hiçbir şeye benim kadar, benim gibi değil..
beni düşünsen, benim umduğum gibi düşünemezsin, düşündüğün gibi yeşil değil dağlar, dallar..
yağmurda yürüyemiyeceğiz, yan yana sokakları arşınlayamayacak, gökyüzüyle aynı dili..
yağmur içimize akıcak, farklı yerlerde olsak da, bu tavan ikimizi de ıslatacak aynı su..
sen koşacaksın, gülme, ağlama da öyle diyorsam umut değil bu, umduğumu değil isteğimin..
baktığımız yerlerde bakışlarımız sorgulansa, güneş gökyüzü diye konuşsa da biz, sade, hep biz..
sırtıma aldım diye yük deme, taşıyorsam parçammışcasına, kolum, başım, kaşım kadar yer çekimli..
başını daya yüzüme, göğsünü omzuma, kolların boynumda, enseme solurcasına yürü, koşacağız..
bizim her yer, herkesi kovalım, gözlerin gözlerimin karşısında gibi duruyormuş gibi huzurunda..
her yer herkesin olsun, ikimiz bir çınarın gölgesinde, kend penceremizde oluruz..
olalım, olsun her şey, iyi ki sen varsın, sen ol yetinirim, bilirim yanında gülmeyi, ağlamayı..
öğrenirsin, öğrettiği gibi hayatın, öğreneceksin öyle bir akşam inecek ki kaldırımlarımıza..
kaldırımları sokaklardan taşıracağız, kocaman bir dünya edeceğiz, ikimiz iki koldan dünyanın..
dünyayı dünya edebilecek iki göz, iki kulak, nefes alıp vermek misali, ıssız ama yalnız değil..
-sen benim içinde, ben diyarbekir içinde, sürgünler senin her yerinde, mülteci ülkümde..
ölümün kokuyorum, olsun öldürsen de devam et, sonu gelmesin sonuna kadar duraksız, delilircesine..
kızarsın her şeye, başını göğsüme saklaman gelir konar göğsüme, başın inip kalkıyor, dinliyor, gülüyor..
kafamı kırdığın çocuklar gibi, kafanı kıracak taşlar gibi, konuşunca bağıracak, ağlayıp anlatacak ve anlaşıl..
ne çok alay ederdin, affıma sığınırdın sonra affetmeyeceğimi bile bile, hadsizliğin insan yanım olurdun..
"../gözlerinde varmak can tılsımına!" bir uyku yatağımda, çömeldiği yerime, anlatır gibi anlamak apansız..
ağzından çıktığının karanlığında, aydınlık bir kör misali görmek var ya..
sürekli mi, süreksiz olsun, özgürlük gibi bir şey ya da yaşamak diyelim mi adına, adımız bu olsun kavuşunca..
ne çok şey bunlar, çok şey hem de çocukca gelecek ama kocaman sarılmak kadar büyük, umut, aşk, ekmek gibi..
sıradan, elinden alınmasın diye çocukların, çocukça ne varsa, ayıpsız fakat, yaşı geçmiş deseler bile..
bizim burda yok ama çamlıca diye bir var diyorlar, yuvarlak oturma yerleri, dingin müzik, uzakta deniz, evler..
tamam işte orda, o dediğimiz yer, burda, insanlar dolu, çok çok hem de çok kere bilmem kaç ederinden..
gözleme yersin, ayransız olur ama olmasın, dondurma sonra, sen horoz şekeri hayalini de unut bence..
gider yeriz, gidersek değil aslında hadi gidelim diyesim var ama hem manzara da alıp götütür bizden..
lafı bile olmaz, bunun lafı mı olur can sırdaşım, sevmesem sevmiyor diyebilirim, çünkü sen; ama seviyorum..
ama öyle mi neyse diye başlanılsa, kavgaya tutuşarak bayram olsa ortalık, seviyor ya hem zaten her şey de seviyor diye..
bende ne kaldı, ikimizde kalan ne varsa okadar, yolunu gözlediğin kadar, yolumu gözlediği kadar, ikimiz zaten..
bu kadar der gibi, işte bu kadar, ağlamak da bu kadar, gülmekse uzun, up uzun bir senleniş, yankılı sevişmeler ve sonra..
sonrası, yolun sonu yok değil mi, yağmur yağarsa daha büyüyeceği var demektir, yağalım her defa, omzunda, omuz omuza..
hüzünü sevmek olur mu, yıldızlara bakış atmayı bırak, dediğin o ışık yanı başında, zaten inanmak..
kastı, ben şaştı, kalem şaştı, gözüme kaçtı, kelimeler kaçtı, kaçıncı bu caney deyişi adına..
gelince sen sadece saçlarımı okşa, bu kadarla kalmazsın bilirim, kalma da ki nefesimi hissene kadar hisseder..
ne kadar mutlusun, mutlu olunabilinecek kadar dediğin, söylediklerin ne kadar, çok deme, çok ne kadar ki..
bir kurusoğan, ekmek buğusu, nehrin sesi, denizin nefesi, gökyüzünün alabildiği, ayaklarının uçabildiği, varmaksızın..
yalanın bini bi para, yetmiyor ama senden sonra öteki senler, araftakiler, sonrasız sonrakiler ve diğerileri ve..
yalancı demedim, demiyorum, yalanlarını bir yalan kabuğuyla kapatmayı deniyorsun da yüreğin yanmıyor mu diyeceğim ama..

SahipsizKedi

27/6/2009 (Kategori: Belirtilmemiş)
Ke(n)di 'ni bilmez, bir ke(n)di 'yi bildiğini sanmakta..
Bilip, bileceği bir tek ke(n)di oysa..
Ke(n)di 'ne sahip çıkmış da, bir ke(n)di 'ye sahiplenmek istiyor..
Ke(n)di 'nden başka kimsesi yok ve ke(n)di var sanmakta sadece..

Golgesizler

27/6/2009 (Kategori: Belirtilmemiş)

Gölgesi yok ve varım diyor hala..
Gölgesine kapaklanmış, gölge ben 'im diyor..
Sığındığı gölgesinde bir sığıntı yaşlanmakta..
Gölgesini yitirmiş sanıyor garip, kayıp diye anılmakta..
Gölge olmasa, kendini ben 'liksizliğe adamakta..
Gölgesiz kalmadı, gölgesiz doğmadı, gölgesiz oldu ama daim..

Golgedekiler

27/6/2009 (Kategori: Belirtilmemiş)
Koca çınar, açmış kollarını dört yana KocCaman, iki yan yetmez çünkü ve içine aldığını sarmalamakta..
Çınar, içinde uyutur ya da içerisinde uyandırırcasına ta rahmine değin salmakta..
Yüreği atmakta ama durgun, yorgun ve dalgın, hem bir okadar da uzak..
Alabildiğine tutsak, keşmekeşliğiyle dört nala, sabırdan yana borçlu, sevgide cimri..
Araftakiler ile..
Oteki ile ve arasında -ortasında -içinde- çepeçevre yamacından taa doruklarına değin, dağ ki tepesinin esrikliğinde değil, etekleri zirvenin gölgesinde..
Bir sen varsın, bir de sen;
Sen ki salt ben!